İsimsizlerin Derman’ı Musab Ekici


Annesi ve babasının dillere destan sevdasının ikinci göz aydınlığıydı Musab, 1992’de Elazığ’da dünyaya geldi. Erken yaşlarda sanata olan merakını farketti, genetik olarak aktarılan mizahi gücü oyunculuk yolculuğunda onu akranlarının arasında ayrıcalıklı kılacaktı. Özel tiyatro kurslarında aldığı eğitimlerden sonra sıkı bir hazırlıkla kazandığı İstanbul Devlet Konservatuarı’ndan mezun oldu. Tiyatro sahnesinde pek çok oyunda sahne aldı. 2016 yılında gösterime giren Kıvanç Sezer’in yönetmenliğini yaptığı Babamın Kanatları filmindeki Yusuf karakteriyle 22. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödüllerinde Ekici, “Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu” ödülüne layık görüldü.

İsimsizler dizisinin sempatik karakteri Derman ile televizyondan evlerimize misafir olan cemaline bakınca tebessüm ettiğimiz, hem samimiyetiyle hem de yeteneğiyle onu izleyenlerin gönlüne haklı bir yer edinmiş Musab Ekici ile oyunculuktan sinemaya, televizyon dünyasına doğru keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Muhabbetimiz oldukça uzun olsa da buraya bir kısmını aktarabiliyorum. Musab kardeşimin yolu da yüreği gibi aydınlık, başarıları daim olsun.

Ben konservatuara gitseydim, çıkınca ne yapacağım diye dertlenirdim; dizide tutturamayabilirim, sinemada iyi bir başarı sağlayamayabilirim. Sen iyi projelerde yer alarak bu tür dertlerden biraz sıyrılmış bir noktadasın. Televizyon ve sinema tecrübelerinden bahseder misin?

Televizyon maceram 2014’te başladı, Acil Servis ile. Araya bir film girdi, sonra tekrar TRT’de yayınlanan günlük diziyle geri döndüm. İlk sinema tecrübem Yav He He, onu da arkadaşlarımız çekmişti, çok ufacık bir şey oynamıştım orada da. 2016’da gösterime giren Babamın Kanatları, ilk başrol oynadığım filmdi, iyi bir hikâyesi vardı ve iyi bir reaksiyon da aldı.

Partnerin de iyiydi. Bazı ustaların amatör ya da yeni oyunculara çok tahammülü yok belirli bir yaşta, Menderes Samancılar nasıldı?

Menderes ağabeyi seviyorum. Biz Çek’e gittik, kafa yapısının nasıl çalıştığını bir türlü çözemiyordum, çünkü oyunculuğa da oradan yaklaştığı için acaba nereden dolduruyor kendini, diye düşünüp bir türlü çözemiyordum. Çek’te bir gün oturuyorduk dışarda “Haydi gel muhabbet edelim.” Dedi. Bir kanal var şehrin ortasından geçen, kenarında oturuyoruz. Biz böyle 15-20 dakika oturalım diye indik, bir yerlerde eğlenceler vardı ekiple gidecektik. Menderes ağabeyin öyküleriyle, muhabbetiyle 15-20 dakika oldu sana 4-5 saat. Menderes ağabeyi orada tanıdım ve aslında çok zeki bir adam olduğunu anladım. Öykü anlatma meselesi ve gözlem kabiliyeti o kadar kuvvetli ki, çok güzel şeyler yakalıyor. Yolda yürürken bile bir yerde bir şeyler görüp üzerine şiirler yazabilen, öykü anlatabilen bir adam. Çok eğleniyor, çok neşeli bundan çok mutlu ve bence müthiş bir kabiliyeti var bu konuda. Bir şiir kitabı çıktı, yakında da bir öykü kitabı geliyor.

Hangi tiyatro oyunlarında rol aldın?

İkinci sınıftaydım. 2010-2011 yılıydı İstanbul Üniversitesi Konservatuar Bölümü. Tiyatro yapmaya o zaman başladım. İlk önce Galata Perform’da “Yola Çıktığım Gün, Sakin Serin Bir Sabahtı”da oynadım. Bir ay boyunca matine suare, festival de dahil 28 oyun oynadık. Sonra İkinci Kat’ta “Barcelo”da oynadım oradan Tiyatro Hal’e geçtim. Tiyatro Hal’de iki oyunda oynadım; Soytarılar ve Sabır Taşı. Zaten sonra Tiyatro Hal kapandı: tiyatro sezonu bitti ve sözleşme yenilenmesi gerekiyordu. Mekânı da biraz değiştirmek istedik, yeni mekân bakalım diye bir kapattık, oradan da başka yerlere gitti zaten.

Hep alternatif tiyatrolarda, özel gruplarda sahne almışsın.

Evet, ödenekli tiyatrolarda da yer alabilirsin ama o da bir sınav ve talebin ürünü.

Hiç şehir tiyatrolarında oynayayım ya da devlet tiyatrosunun maaşlı oyuncusu olayım gibi bir talebin oldu mu?

Maaşından değil de ben o yapıyı seviyorum. Hani bir tiyatro geleneği var ya, o gelenek güzel. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda güzel bir kadro kurdular. Celal Kadri Kınoğlu orada. Yeni sezon için çok güzel şeyler çıkacağına inanıyorum. Fakat orada görev almanın ne üzerine talep edildiği önemli, bize bırakılan fosil bir yapı.

Bir de o kadar çok insanın arasında sanat yapmak gerçekten çok zor, bu imkânsız bir şey, yılda neredeyse beş yüz tane öğrenci mezun oluyor. Nerede bu çocuklar, hiçbir fikrim yok. Birçoğu işsiz kalıyor, başka işler yapmaya başlıyor. Kimisi tiyatrolarda görev alıyor ama ön planda roller değil. Çünkü ödenekli tiyatrolarda yine belirli bir dereceye ulaşman gerekiyor. Sen ne kadar yetenekli olursan ol ya da çalışma kabiliyetin ne olursa olsun o önemli değil. Memurluk zihniyetiyle orada görev aldığın süre önemli ilk başta. Dolayısıyla bu çocukların bir çoğu görünmüyor. Kendileri özel tiyatro kuruyor, yapamıyorlar, ticaret yapanlar var, bir sürü model var. Call Center’da çalışan var, tekstil firmasında çalışan var.

Bu çok acı bir tablo değil mi, özellikle gençler için?

Bence çok acı. İş bulunmadığı bu kadar aşikârken niye bu kadar oyuncu eğitiliyor onu da anlamıyorum. Hocaların bu konuda insanları uyarması gerek.

Dizi ve sinemayla yükselişe geçen bir oyuncu olarak tiyatroyu da bırakamıyorsun gibi görünüyor?

Neredeyse bir buçuk sene oldu aktif olarak tiyatro yapmayalı. Devam etmek istiyorum ama biraz bu işlerin yoğunluğundan, zaman bulamayıp bir araya gelemediğimiz için biraz aksadı.

Sektöre girdikten sonra çoğu oyuncu adayı bocalıyor, bazen kendini kaybediyor. Sen kendince uygun bir yol bulmuş gibisin; nasıl oldu?

Ben şanslıyım. İş bulma durumu artık rol kabiliyetine değil kasta bağlı. Çok kabiliyetli insanlar var ama son dönemde ne kadar yetenekli olursan ol, eğer “kasta uygun değilsen” maalesef iş yapamıyorsun. Bu da biraz insanları delirtiyor, iş bulamamak. Yoksa yeterli tiyatro alanı olsa vergiydi, mekândı, kiraydı, ışıktı derken işletmecilik işin için girmese ve tiyatro yapmak da bu kadar pahalı olmayıp sadece sanatını yapsan herkes rahat olur.

Üniversite öncesi ve sonrasında da hayatında tiyatro var. Nasıl bir süreç geçirdin, nasıl bir eğitim aldın?

Lise üçüncü sınıfta ufak tefek dersler almaya başladım. O zaman Tiyatro Külliyen bünyesinde bir eğitim veriliyordu, önce orada başladım. Eğitim sezonu bittikten sonra Duru Tiyatro’da bir sene kadar eğitim aldım. Orada Emre Kınay’la, İlyas Odman’la çalıştım. Sonra okula girdim ve okul macerası başladı.

Ciddi maliyetine rağmen gençlerin çoğu, konservatuar öncesi eğitim almayı tercih ediyor, sence de gerekli mi?

Maliyeti hesaba katmayarak tartışalım gerekli mi değil mi diye. Maliyet işin gereklilik boyutunu değiştiriyor çünkü. Ama bana sorarsan gerekli. Bir hocayla çalışmak çok gerekli. Çünkü kişi kendini gözlemleyemeyebilir. Oyuncu olarak daha tiyatro sanatının ne olduğunu bilmeden, öykü anlatma meselesini öğrenmeden tiyatroda kendini geliştirmeye çalışmak; çünkü bu kolektif bir çalışmanın ürünü, bir yandan yönetmen gibi düşünebilmelisin, bir yandan oyuncu gibi düşünebilmelisin. Bir oyun çıkarmak bütünde böyledir, tiyatro böyle bir şeydir. Ben şöyle düşünüyorum, bir tiyatro yapısında binanın içerisinde yönetmen koordinatörse diğer herkesin de aklını kullanır. Tabii ki diğerleri de yönetmenin aklını kullanır. Bu, olumlu anlamda tam da böyle bir ilişkidir.

Oyunculuk eğitimine daha yeni başlamışken kendini gözlemlemek çok zordur. İnsanın kendi doğasını bulması lâzım; rol kabiliyeti nedir ya da kendi hayatıyla ilgili sorguladığı şeyler nedir, kırması gereken şeyler vardır. Dünya enerjisini dışarıya açması gerekir. Bunun dışında çok akılla, zekâyla yapılan bir şeydir: Her an dikkatli olması, bir buçuk saatlik oyunda bir buçuk saat boyunca algılarının açık olması gerekir.

Çok iyi taklit yapıyor, çok iyi canlandırıyor dediklerinde, oyunculuk matematiğine göre aslında kökte oyunculuk var mıdır, bunu nasıl ayırt etmek lâzım?

Bir yetenek tabii ki vardır. Şöyle düşün, bir rol yaparken de aslında taklit ediyorsun. Ben şöyle düşünüyorum; canlandırma sanatı dediğiniz şey aslında işin bütün matematik kısmını ya da işin felsefe kısmını attıktan sonra geriye kalan, o duyguyu ve sahnenin yapısını, rol yapmadan önce kafanda canlandırdığın şeydir. Kendi tahayyülün çerçevesinde ortaya bir şey çıkarmaya çalışırsın, öğrendiklerini de katarak tabii ki. Dolayısıyla bu da taklit demektir aslında. Kafandaki şeyi taklit etmek, yani dışarıya aktarmaktır.

Profesyonel oyunculukta bunu çok kabul etmiyorlar.

Taklidi çok yanlış anladıkları için. Bizde taklit Levent Kırca’nın skeçlerinden kaldığı için taklidin ne olduğunu bilmiyorlar. Kelime anlamı olarak da öyle bir şey değil. Taklidi oyunculuk sanatı içerisinde başka bir yere koymak lâzım. Çalışmanın ürünüdür ya da bir şeye evirilecek enerjiyi ortaya çıkarmak için ön adımdır bu.

Gençlik kısmını biraz deşmek istiyorum, sen biraz daha kurtarılmış bir örneksin. Senin jenerasyonunda alanların kısıtlılığı nedeniyle konservatuara gidip de hayallerini ertelemek zorunda kalanlar var. Biz belki reaksiyonu doğru yerde göstermiyoruz. Konuşulan çok mesele var; özel tiyatroların durumu, ödeneklerin arttırılması. Aslında özel tiyatroların ayakta durabilecekleri pozisyonları da var, ama Türkiye’nin genel izleyicisine hitap eden oyunları yok, izleyiciyi çok fazla çekemiyor.

Temelde bunun yine okullardaki eğitimle ilgili olduğunu düşünüyorum. Ne alan açılması gerektiğini, ne milletin iş bulabileceği tiyatrolar olması gerektiğini değil, lütfen çocukların aklını, ufku daha nasıl açılır bunu düşünelim. Başka bir şey değil. Çünkü okullarda kimse yardımcı olmuyor aslında. Herkes eğitim veriyor, muktedir olduğu şeyi anlatıyor eyvallah ama buna ihtiyacımız yok. Tiyatro tarihini öğreniyorum ama tiyatro tarihine neden ihtiyacım var? Bir kere tarihi öğrenmem lâzım ve tarihin ne olduğunu öğrenmem lâzım. Ufuk açıcı bir şeyler söyleseler, birileri kuyunun dibinden elini uzatıp sizi çıkarsa bir şeyleri zaten başarırsınız.

Konservatuarda gençlerin eğilimi genelde oyunculuk üzerine mi, yani ben bir dekor tasarımcısı, yönetmen, ışıkçı olayım, diyen de var mı?

Çok gelişmiş bölümler değil onlar, bir de çok talep olmadığı için her okulda yok. Meselâ bizim okulda var, Mimar Sinan’da var. Okulda devam eden, akademisyenlik yapan arkadaşlarımız var, bu konuda yetenekli oluyorlar, meselâ diksiyon dersi veren arkadaşlarımız var ama o da yeteneğin ölçüsünde. Onlar da biraz şanslı olanlar ama pek talep edilmiyor ne yalan söyleyeyim. Ben de yapabilsem yapardım, niye yapmayayım yani isterdim.

Neden talep az, hocalar mı yönlendirmiyor, meselâ dekor tasarım dersleri alıyor musunuz?

Tabii ki var ama o kadar geniş çaplı değil, bir de uygulama alanı yok. Meselâ bizim öğrendiğimiz şey uygulama yapamadıktan sonra hemen gidiyor. Çünkü okulda yaptığın şey; üç aylık eğitimin ardından bir sınava giriyorsun, vizesiydi finaliydi, birer parça oynuyor ve çıkıyorsun. Zaten o da öğrencilik mantığıyla, yetiştirme telâşıyla gidiyor. Yani her yerde öğrencilik nasılsa burada da öyle, hayır burada müthiş bir disiplin olması gerekiyor. Aslında olanları değil, olması gerekenleri konuşuyoruz. Çünkü olanları konuşmak üzüyor, konuşmamayı tercih ediyorum.

Yurt dışına hiç baktın mı bu tarz eğitimler nasıl işliyor?

Baktım, bizden şanslı oldukları bir konu var, bir kere maddi anlamda daha rahatlar öğrencilik yaparken, sadece özel okullardan bahsetmiyorum, devlet okullarından da bahsediyorum. Çalışma alanları var okul içinde, disiplinleri var ve sağlam da bursları var. Bizde hangisinin ucundan biraz tırtıklarsak gibi gittiği için, kıyas yapmak saçma oluyor.

Konservatuar okurken sektörün durumunu anlatıyorlar mı?

Sektöre dair hiçbir şey konuşulmuyor sadece okulun kendi minimaliz yapısı içerisinde ne dönüyorsa odur. Yani kendi içinde bir yerdir. Benim hocamın çok güzel bir lâfı vardır, kutupta kaktüs yetiştiriyoruz, diye. Çok ufkumu açan bir lâftır, okula gittiğim zaman onu görüyorum.

Gerek var mıydı sence konservatuara yoksa konservatuvarsız da olur muymuş?

Konservatuvarsız da olur önemli olan eğitimdir, ya kişinin kendini eğitmesi ya da birinin onun elinden tutmasıdır. Oyunculuk eğitiminden bahsetmiyorum, insan olarak aklınızı ve ufkunuzu açacak bir eğitimden bahsediyorum. Başka bir şey değil, ben buna inanıyorum.

Hocayla ilgili bir şey; birisi size aklınızı nasıl kullanacağınızı, diyalekt kabiliyeti, düşünebilme kabiliyeti ve kendinizi nasıl gözlemeniz gerektiğinize dair bir şeyler anlatabiliyorsa iyi olur. Şöyle örnek vereyim, tiyatro üzerinden konuşalım: Daha oyunculuğun, tiyatronun, temelinde bu işin aslında bir öykü anlatma işi olduğunu bilmeyen bir çocuğu “Haydi bakalım sen git Haydarpaşa’da gözlem yap!” diye yollarsın, gidersin Haydarpaşa’da dört beş öğrenci antin kuntin geziyorlar. Kıldan tüyden anlam çıkarmaya çalışıyorlar ama neye göre anlam, nasıl bir anlam. Felsefe mi yapacağız? Koca bir boşluğu bir mekâna attın ve orada bıraktın.

Bu iş böyle öğrenilmez, önce oturur bir örneklersin. Bir oyun okursun, önce onun fikrini alırsın, ne öğrendiğini, nasıl bir mantığa sahip olduğunu öğrenmek için bunu yaparsın. Süreç içerisinde yapıyorlar ama ben açık söyleyeyim biri dışında, bunu sistematik bir biçimde anlatan bir tane hocam olmadı. Sadece Mehmet Birkiye bana bunu sistematik bir şekilde, neyi gözlemem gerektiğini ve ne yapmam gerektiğini anlattı. Diğer hocalarım da içimi, gönlümü çok doldurdular, ufkumu çok açtılar, enerjimi çok yükselttiler. Sahnede nasıl olmam gerektiğine dair çok fikir verdiler ama temelinde ben öykü anlatmayı bilmeyen bir adamdım. Bir iki hocamın bunu sistematiğe dökerek anlatması sayesinde ben bu bilgiyi kazandım. Bu mesleğin ne olduğuna dair hiçbir fikri olmayan tonlarca öğrenci var ve bu bilgi anlatılmazsa olmaya da devam edecek.

Geçenlerde Kocaeli tarafında bir söyleşiye gittik. Lise öğrencisi bir genç, tiyatroyu saçma buluyorum, dedi. Doğru, bizde tiyatro alt yapıdan beslenmediği için, kimliği oturtulmadığı için çok normal dedim. Ya niye durayım ki iki saat sahnede oynayan birilerini izleyeyim ki dedi. Tiyatronun keyfini biz niye anlatamıyoruz? Gençlerde bir sıkıntı görüyor musun senin jenerasyonda?

Yapanlar keyif almıyor ki başta. Az çalışılmış ve özensiz yapıyoruz çünkü. Tasarım yapan, yazarlık yapan arkadaşlarım var. Bazen çok güzel şeyler, çok güzel fikirler ve çok güzel metinler çıkıyor. Bu da seyirci kazanıyor, ne yalan söyleyeyim oynuyorlar yani. Ama bazen de öyle şeyler çıkıyor ki “Bu ne la!” diyorsun. Ne anlatmaya çalışıyorsun? Onu sorguluyorsun, bir şey anlatıyorsun ki buradayım. Ya ben kabiliyetimi o anda yitiriyorum ya da onlar aşırı kabiliyetli oluyorlar.

Bir şeyleri iyi yapıyoruz eyvallah, çabamız bile yeterli buna da eyvallah! Çok takdir edilesi bir şey fakat çabanın ne yönde olduğunu gözlemleyebilmek daha başka… Ya da işin nasıl yapıldığını konuşabilmek daha güzel bir şey… Konu buralara gelmeden daha başka yerlerde tıkanıp kaldığı için eksik yanlar kalıyor tabii.

Olumlu şeyler de var; ödenekler arttırıldı, gençlerin kafa yapısı biraz daha açıldı. Tiyatroyu tanrılaştırmak kavramı eskisi gibi değil; bir sanat olduğu ve estetik yapılması gereken kaliteli bir şey olduğu algısına geldi. Ama konservatuar kısmı, gençlerin bakış açısı merak ettiğim mevzular çünkü biz gençler hakkında konuşmuyoruz ve konuşturmuyoruz da. Siz bunu dert ediyor musunuz?

Tabii emin ol herkes konuşuyor, bütün bu problemlerin herkes farkında. Bunları söylüyorum ama sadece ben farkındayım gibi bir durum değil. Sadece bizde çaba kısmı biraz daha özensiz gidiyor. Bir şey yapma isteği var, heves, gayret var fakat daha özenli ve daha düzenli olmalı. Ve bana sorarsan bunları düşünebilen bir zihinde; gösterdiğin çaba yetmiyor olabilir, biraz daha çabalasan daha iyi olur, diye bir düşünce de hakim olmalı. Çünkü bazen yetmiyor gerçekten, daha fazla çalışmak, daha fazla okumak, daha fazla öğrenmek lâzım. Ondan sonra üretmeye çalıştığın şey zaten daha iyi bir hâle gelecektir. Bu yönde bir çalışma olması gerekiyor.

#isimsizler #derman #musabekici #röportaj #kulistiyatro

0 görüntüleme