Sahnelerin Tek Taşı Ayten Gökçer


My Fair Lady’nin Eliza Doolittle’i, Don Kişot’un Aldonza’sı, 7 Kocalı Hürmüz’de Taşkasap’lı Hürmüz, Master Class’da Maria Callas… Ayten Gökçer, Türk Tiyatrosu’nun yetiştirdiği en önemli sanatçılardan biri. Bu oyunlar ise onu izlemeye seyircinin doyamadığı eserler… Gökçer, sadece güzelliğiyle değil, yeteneğiyle de sahnede izleyenleri yıllarca büyüledi. En önemli rollerde kaldırılması güç yüklerle birlikte gördük onu. Tiyatroda zerafetinden hiç ödün vermeden, silinmeyen bir iz bıraktı.

1940 Ankara doğumlu olan Gökçer’i tiyatroya yönlendiren kişi “ikinci annem” dediği üvey annesidir. Bu yönlendirmeler sayesinde de bale eğitimi almaya başlar. Ancak babasından bu durumu gizler. Başarıları ardı ardına gelince babası da duruma rıza gösterir. 1952 yılında girdiği bale bölümünden sonra 1957’de yine annesinin yönlendirmesiyle Ankara Devlet Tiyatroları Çocuk Tiyatrosu bölümüne girer. İlk oyunu, Mümtaz Zeki Taşkın’ın Oyuncakçı Dede’sidir. Ardından da Eleneor H. Porter’ın, Pollyanna piyesinde hemşire rolüyle görür onu izleyici. Bu oyunlardaki heyecanını yıllar sonra bile hatırladığını dile getirir.

Genç, güzel ve oldukça yetenekli bir kız, haliyle çevresinde dikkat çekmeye başlar. Bu dönemde Muhsin Ertuğrul da genç oyuncuyu izler ve onu Devlet Tiyatroları’na yönlendirir. Gökçer o anı şu sözlerle hatırlıyor: “Küçük Tiyatro’daki çocuk oyunlarında bale yaparken Muhsin Bey (Ertuğrul) beni görüp; ‘Sen çok iyi bir tiyatrocu olacaksın, dans ederken yüzündeki ifadeler çok doğal ve yerinde.’ dedi.”

Sanatçı 1958 yılında, Ertuğrul’un da etkisiyle Devlet Tiyatroları’nın sınavlarına katılır; kazanan dört isimden biri olur. Tiyatroya giriş o giriş, bir daha hiç kopamaz sahneden. Küçük rollerden de kaçınmaz. Başarıya ulaşmak için hiç gocunmadan çalışıp durur. “Ben, konservatuvardan gelir gelmez doğrudan başrollere çıkmadım. Yedi-sekiz yıl figüranlık yaptım hem de altı lira yevmiye ile.” der bir röportajında.

TİYATROYA BİR TEK TAŞ GELDİ

Bernarda Alba’nın Evi’ndeki başarısıyla dikkatleri üzerine toplamayı başarır. Bu oyun onun için önemli bir dönüm noktasıdır. İlerleyen yıllarda evleneceği ünlü yönetmen Cüneyt Gökçer’le de yine aynı dönemde Devlet Tiyatroları’nda tanışır. İlk karşılaşmalarını Gökçer anlatsın, biz dinleyelim: “Bir gün Muhsin Bey’in odasında Cüneyt Gökçer’le karşılaştım. Muhsin Bey; ‘Bak Cüneyt, Devlet Tiyatrosu’na bir tek taş geldi.’ diye tanıştırdı beni. Cüneyt, ağzında sigarası bana baktı ve hafif alaycı bir gülümsemeyle önüne döndü. Muhsin Bey, ‘Hınzırlığın lüzumu yok Cüneyt’ dedi, gülerek. Adam başına gelecekleri bilmiyormuş! Sonradan aşık olduğu gibi 45 yıllık bir evliliği sürdürdük.”

Cüneyt Gökçer’le tanıştıktan birkaç yıl sonra da evlenirler, ancak dedikodulardan korkup bir süreliğine gizlerler. Dönemin ünlü gazetecilerinden Müşerref Hekimoğlu nikâh şahitleri olur ve sırlarını saklar. Ancak Hekimoğlu bir buçuk yıl sonra bir haberde baklayı ağzından çıkarır: “Komuoyu bu evliliği çok geç, benim bir yazımdan öğrendi. Bir başkent partisinden söz ederken, Ayten ve Cüneyt Gökçer diye yazdım. Bir de parantez açtım, ‘bir süre önce evlendiler’. Yıl 1964, 2 Şubat günü gerçekleşen evlilik on yıllara, otuz yıllara ulaştı sonra.”

MAYIN TARLASINDA YÜRÜR GİBİ…

"Ben yeni ve toy bir oyuncuyum. 24 yaşındaydım, Cüneyt Bey benden 20 yaş büyük. Yaşıtı olan büyük aktrislerin birçoğu ona âşıktı. Adeta mayın tarlasında yürür gibi evliliğimizi yürüttük. Onu görüp de dili tutulmayan kadın görmedim ben. Sonuçta güzel bir kızla büyük bir aktörün aşkı çok çabuk geçebilirdi de."

Cüneyt Gökçer dönemin en popüler isimlerinden biridir. İkilinin evliliği sayısız dedikoduya neden olur. Cüneyt Bey’in Mediha Gökçer’den boşanıp Ayten Gökçer’le evlenmesi zaten uzun süredir dillerdedir. Buna Gökçer’in tiyatrodaki en iyi rolleri ‘eşine’ verdiği iddiaları eklenir. Ayten Gökçer’in başarısının arkasında Cüneyt Gökçer’i arayanlara cevap yine Ayten Hanım’ın oyunlardaki başarısıyla verilir.

“Eğer kifayetsiz muhteris biri olsaydım, sadece onun eşi olarak kalırdım. İnsanın zekâsı, yeteneği yeterli değilse kimse tarafından ayakta tutulamaz.( … ) Ayrıca saldırılar şaşırtmıyor beni. Çekemeyenler her şeyi söyleyeceklerdir. Ama şunu söyleyeyim, düşmanlarım bile benim oyun gücüme bir şey diyemiyor. Kifayetsiz muhteris olsaydım eğer, o zaman bu yönüme saldıracaklardı.”

AVRUPA’YA DEĞİL, EVLİLİĞİNE BAKTI

Gökçer öylesine başarılı olur ki, modern Türk tiyatrosunun ve operasının kurucusu olarak bilinen Carl Ebert, Gökçer’i Avrupa’ya götürmek ister. Amacı, güzel oyuncunun Avrupa’daki sahnelerde de başarı yakalamasını sağlamak, onu uluslararası bir oyuncuya çevirmektir. Avrupa’ya giderse bu durumdan evliliğinin etkileneceğini düşünen Gökçer ise bu güzel teklifi reddetmek zorunda kalır.

“Cüneyt yalnız kalamayan bir adamdı. Onu yalnız bırakmak, bir yuvayı yıkmaktı. Yuvamı yıkıp da Avrupa’da ünlü olmaya gitmek benim işime gelmedi ve bundan da hiç pişman olmadım. Burada karıkoca o kadar büyük bir sanat hayatımız oldu ki…”

Önünde onlarca başarı vardır Ayten Gökçer’in. 1965 yılında Taçsız Kral filmiyle sinemaya adım atar Gökçer. O dönemde yeşil sahalarda fırtınalar estiren Metin Oktay’ın hayatını anlatan filmde Oktay ile birlikte başrol oynar. Atıf Yılmaz’ın yönettiği film çok geniş kitleler tarafından izlenir ve beğeniyle karşılanır. Bu Gökçer’in sinemada kalıcılığını gösteren bir basamak olur. Yeni filmler de arka arkaya gelir. Ancak sinemayı değil tiyatroyu önceler. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda ses getiren oyunlar oynamaya devam eder. Özellikle aldığı bale eğitiminin de etkisiyle müzikal oyunlarda çok başarılı oyunlara imza atar.

BİR ANNE, BİR OYUNCU

Evlilik hayatı Gökçer’i sahneye daha iyi adapte eder. Uzun bir dönem çocuk sahibi olmayı da düşünmez. Bunda, öz annesinin kendilerini terk edip kaçmasının da payı vardır. Çocukluğunda yaşadığı bu hadise nedeniyle “Acaba ben nasıl bir anne olacağım?” sorusu yaşamı süresince eşlik eder. 1969 yılında kızını kucağına aldığında ise başka zorluklar bekler onu. Zira kızı Aslı’yı henüz iki aylıkken Ankara’da bırakıp tiyatro için yola düşmesi gerekir. Yeni anne olan Gökçer için bu durum hiç de kolay değildir. Aynı dönemde Ses Dergisi’ne verdiği röportajda da bundan dert yanar:

“Genç kadın anneliğin taze heyecanıyla yanıp tutuşuyor. Konumuz tiyatroyla Aslı arasında gidip geliyor. 6.12.1969 tarihinde dünyaya gelen minik Aslı, şimdi başkentte anneannesinin yanında kalıyormuş. Ayten Gökçer, her gün annesine birkaç defa telefon edip kızını soruyormuş. Ayrıca «Damdaki Kemancı» oyunu hem İstanbul’da, hem de Ankara’da oynandığı için eşi Cüneyt Gökçer, haftanın üç gününü Ankara’da geçiriyor, İstanbul’a gelişinde eşine kızından haber getiriyormuş. Ayten Gökçer, aldığı haberlerin bir kısmını bize aktarırken neredeyse sevinçten ağlayacaktı: “Aslı artık sese bakmaya başlamış, iştahı iyiymiş, Allah’a şükür hastalığı yokmuş.” diyordu. Ayrılırken, “Peki Ayten hanım” diye sorduk. “2 aylık çocuğunuzdan ayrılmak size güç gelmiyor mu?”

Ayten Gökçer, “Bakın size bir sır vereyim” dedi: “Zor geliyor, hem de nasıl zor geliyor bir bilseniz. Aklım fikrim Aslı’da… Ama biz böyle terbiye aldık. Tiyatro artisti, asker gibidir. Vazifeye çağırıldınız mı, ‘gelmem’ demek yoktur. Bu yüzden yavrumun hasretini içime gömüp ben de İstanbul’a, Kültür Sarayı’na vazifeye geldim.”

Gökçer, röportajda bu cümleleri kullansa da yıllar sonra o gün oynadığı rolden adeta nefret ettiği de söyler. O mesleğine aşıktır. Ancak hamileliği hayatının en zor günleridir. Yedi buçuk aylıkken bile özel kostümlerle sahneye çıkar, özel roller oynar. Doğumdan sadece iki ay sonra da yine sahneye dönmesi, kızını Ankara’da bırakması onu gerçekten yıpratır: “Stresten ağlıyordum, sesim kısılmıştı. Hayatımın tek nefret ettiğim rolü bu idi.” diyerek anlatır o dönemde yaşadıklarını.

KİM KORKAR HAİN KURTTAN?

1980’lerde de tiyatro sahnesinden inmez. Woyzeck, Don Juan, Öp Beni Kate, Andora, On İkinci Gece, Vanya Dayı, Kaktüs Çiçeği, IV. Henri, Cadı Kazanı, Lysistrata, Mançalı Don Kişot, Hastalık Hastası, Tarla Kuşuydu Juliet, Bağdat Hatun, Gecikenler, Yedi Kocalı Hürmüz gibi sayısız oyunu başarıyla sahneler. Yedi Kocalı Hürmüz’deki performansıyla adeta mesleğinin doruğuna çıkar. 1987’de Kim Korkar Hain Kurttan oyunu ile yine Ankara Devlet Tiyatroları’nda fırtına gibi eser. Çetin Tekindor’la birlikte oynadığı bu oyun uzun süre konuşulur. Gökçer’in sahne hakimiyeti, baskın tavırları oyunu adeta elinde tuttuğunu gösterir oyuncuya. Bundan sadece bir sene sonra da devlet sanatçısı olur.

KENTER- GÖKÇER REKABETİ

1997’de Ayten Gökçer bu defa farklı, tatlı bir rekabet haberiyle gündeme gelir. Yıldız Kenter’in Kent Oyuncuları’yla birlikte İstanbul’da oynadığı Maria Callas: Master Class adlı oyun, Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından da sergilenmeye başlar. Oyunun yönetiminde Cüneyt Gökçer vardır. Başrolde ise Ayten Gökçer. İstanbul’da Yıldız Kenter, Ankara’da Ayten Gökçer… Bu kapışma kimin daha iyi oynadığı eleştirileriyle uzun süre tiyatro severleri meşgul eder. Kuşkusuz iki sanatçı da birbirinden iyi oynar. Doğan Hızlan, Ayten Gökçer’in oyunu için o günlerde şunları yazar: “Ayten Gökçer'in sevecen, zalim, alaycı, mutsuz, mutlu, başarılarının doruğundayken bile tatminsiz, dostsuz, yalnız bir sanatçı Maria Callas'ı beni etkiledi doğrusu. Onu, olağanüstü sanatçılığı kadar, sıradan insan yanıyla verme başarısını gösterdi. Ayten Gökçer, oyunculuk birikimini, ustalığını en ince ayrıntısına kadar bu oyunda sergilemiş. Ancak bir başka ustanın, Cüneyt Gökçer'in de metni dantel gibi işleyen yöneteminin başarıdaki payını unutmayalım.”

HİÇ AYRILMADIK, BULUŞMAK ÜZERE

Ayten Gökçer, 1999’da Yılan Hikayesi isimli TV dizisiyle gündeme gelir. Başarılı performansıyla dikkatleri üzerine toplamayı yine başarmıştır. Ancak 2000’li yıllar Cüneyt Gökçer’in rahatsızlıkları nedeniyle zor geçer. Kendisi de eşini asla yalnız bırakmaz. Yeni rolleri, yoğun tempolu film ve dizi tekliflerini bu nedenle reddeder. 2009 yılında ise Cüneyt Gökçer hayata gözlerini yumduğunda gazeteye verdiği ilan ikilinin arasındaki tutkunun göstergesidir: “Cüneyt'im, hiç ayrılmadık, buluşmak üzere. Ayten.”

1988'de Devlet Sanatçısı olan Ayten Gökçer, sayısız ödül kazandı, sayısız başarıya imza attı. Türk tiyatrosuna silinmez bir iz bıraktı. Onun için söylenecek en güzel tanım herhalde şudur: “Her oyunda, bir sonraki sahneye dek izleyicisinin kalbine hasret eken bir oyuncu oldu.”

#ayten #gökçer #merve #akbaş #biyografi

190 görüntüleme