Bir Ömür Tiyatro; Mücap Ofluoğlu


“Loş fuayeye girdim. Heyecandan neredeyse dönüp kaçacağım. Geldiğime pişman, elimde Muhsin Bey’in mektubu, korkak korkak kapalı kapılara, boş büfeye, duvardaki oyuncu fotoğraflarına bakıyorum. Hani titriyorum desem inanın abartmamış olurum. Benim gibi çekingen, sıkılgan biri için Muhsin Ertuğrul’la karşılaşmak ne demek? Açık kapının dibinde kısa boylu, esmer, uçuk suratlı bir adam bitti. Bir iki saniye bakıştıktan sonra:

“-Kimi arıyorsun?” dedi. Muhsin Bey’in odacısıymış.

“-Muhsin Bey’i beyi görmek istiyorum, istersen bu mektubu da gösterebilirsin,” dedim ve gitti.

Bir ayak sesi duyup döndüm. Beyaz gömleğinin kolları sıvalı, beyaz benekli bordo papyon kravatlı, bej pantolonlu Muhsin Ertuğrul, elleri belinde, ağzında purosu, bana bakıyordu. Ben olduğum yerde donup kalmıştım. Purosunu sol eline aldı, yanıma geldi, sağ elini uzatıp, “Merhaba oğlum, hoş geldin” dedi.

**

2012 yılında kaybettiğimiz usta sanatçı Mücap Ofluoğlu’nun tiyatroya girişi işte bu sahneyle başlıyor. Muhsin Ertuğrul tarafından yetiştirilen, hem tiyatroya hem de sinemaya büyük katkıları olan Ofluoğlu, ‘usta’ tanımının bir karşılığı gibi. Onun geçmişinde modern Türk tiyatrosunun en önemli aşamalarını görmek mümkün. Unutulmayan rolleriyle, en çok da Cyrano de Bergerac olarak hatırlanan bir tiyatrocu o. İşine o kadar sadık ki, hayatında neredeyse tiyatrodan ve sanattan başka hiçbir şey yok. Bir o kadar da başarılı. Yaşar Kemal’e göre Sait Faik’in hikayeleri ne kadar şiirse, Mücap’ın oyunu da o kadar şiir. Hatta şöyle diyor Kemal onun için, “Seni koca Sait’ten hiç mi hiç ayrı düşünemedim, bu nedir, nedendir dersen, ben bunun gizini buldum bile. Biliyor musun, sen de kaç yıldır kimbilir, sahnede oyunculuğun şiirini yazdın. Doğru değil mi? Bak Sait olsaydı sana da bana da basardı kalayı. Oyunculuk da bir şiirdir, hem de çiçeği burnunda olmayan, kadim devirlerden kalma bir şiir, ulan bunu da mı tartışıyorsunuz? Ve Mücap çiçeği burnunda bir adamdır her zaman.”

Ofluoğlu, 1923 yılında İstanbul’da doğmuştu. Küçük yaşlardan itibaren tiyatroya meraklıydı. Lisede oluşturdukları tiyatro grubunda başarı gösterince edebiyat öğretmeni tarafından konservatuara yönlendirildi. Ancak bu yolda attığı ilk adımlar sonuçsuz kaldı. 1938 yılında, 15 yaşında Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nün sınavlarına girdi. Konservatuarın açılışının henüz üçüncü yılıydı. Galatasaray Lisesi’nde 100 kişinin katıldığı bir sınava girdi. İlk üçe kaldı, ancak İstanbul’dan sadece bir aday alınacaktı. O da ilerleyen yıllarda adından hayli bahsettirecek olan Nihat Aybars oldu. Ofluoğlu yılmadı, ertesi sene yine hazırlandı sınava. Ancak bu kez de sınavı İsmet Ay kazandı. Ofluoğlu tiyatrodan vazgeçmedi ama hayatını idame ettirmek zorundaydı. Maden mühendisi olmaya karar vererek Zonguldak’a gitti. Sahne tozu yerine, Üzülmez Ocağı’nda kömür tozu yutmak kalbinde derin yaralar açtı. Eğitim ve askerliğin ardından, yedi yıl sonra İstanbul’da göreve başladı. Hayvan Borsası’nda bir memur olmuştu. Tiyatrodan uzak kaldığı yıllarda, arkadaşı Faruk Kenç’in yardımlarıyla bazı sinema filmlerinde oynadı. Ama onun tutkusu tiyatroydu. Kendi söylemiyle, “perde açıldıkça yükselen bir avuç alkış”ı istiyordu. Annesi oğlunun tiyatrodan uzak kaldığı için yaşadığı üzüntüye dayanamadı ve hiç tanımadığı birine, usta tiyatrocu Muhsin Ertuğrul’a mektup yazdı. Mektupta oğlunun tiyatro sevdasını uzun uzun anlattı. Ertuğrul, bu samimi mektuba kayıtsız kalamayarak Mücap Ofluoğlu’nu Şehir Tiyatroları’na çağırdı. Şöyle demişti Ertuğrul: “Anne sevgisinin destanı olan mektubu defalarca okudum. Çocuğunuzu bekliyorum, gelsin bana. Kendisini tanımak ve meşgul olmak isterim.”

CANSIZ HEYKEL’DEN MARKO PAŞA’YA

Ertuğrul, gerçekten de Ofluoğlu’nu çok iyi karşıladı. Babacan tavırlarla karşılanmak genç bir tiyatro heveslisi olarak Mücap’ı da rahatlattı. Ofluoğlu Hayvan Borsası’ndaki memuriyetine devam ederken ilk rolünü de aldı: Cansız heykel olacaktı. Jül Sezar isimli oyundaki o ilk deneyimini Ofluoğlu şöyle anlatıyor: “Sahne amiri Necdet Mahfi Ayral, pür telaş dolanıyor aramızda: “Heykeller, heykeller yetişmedi.” Figüranlar da birbirine bakınıyor boş boş! Mahfi Bey üstadımız baklayı çıkarıyor ağzından, elleri belinde, tek tek hepimizi süzerek: “Heykel olmak isteyen var mı aranızda?” Kısa bir sessizlik oluyor, hemen atılıyorum: “Ben varım!”

Esprili, eğlenceli hatıraları olan bu ilk rolün ardından Ofluoğlu sözlü bir rol de alır. Cahide Uçuk’un Gök Korsan adlı eserinde oynayacak, bunun hikayesini yıllarca anlatacaktır. O hayli çalışkan ve tutkuludur. Çalışma azmine rol arkadaşları bile şaşırır. Sözlü rollerdeki başarısını da ardı ardına kanıtlar. Hızla yükselir. Başarılı oyunlar da peşi sıra gelir. O yılların sanat çevrelerinde de tanınan, sevilen bir isme dönüşür. Esprili, eğlenceli, entelektüel bir adamdır. Üstelik genç yaşta girdiği tiyatroda hayli yol almıştır. Aynı dönemde Aziz Nesin tarafından çıkarılan Marko Paşa’ya yolu düşer. İlk tanışıklığın ardından Nesin’le dosluğunu ilerletir. Sabahattin Ali’den boşalan Marko Paşa’nın sorumlu yazı işleri müdürlüğü de onun olur. Buradan kazandığı maaş sayesinde, iyice bunaldığı Hayvan Borsası’ndan istifa etme şansı yakalar. Bir yandan da film seslendirme işlerine yönelir. Yerli film piyasasının pek de üretken olmadığı o günlerde, yabancı filmlerin seslendirilmesi hayli önemli bir iştir. Bir süre sonra yakın arkadaşı Orhan Veli sayesine Avni Dilligil’le tanışıp, İzmir Şehir Tiyatrosu’na katılma kararı alır. Burada oldukça güzel rollerde, iyi oyunlarda bulunur. Kendini hayli geliştirmiştir. İzmir’de yapabileceği her şeyi yaptığını düşündükten sonra İstanbul’a geri döner. Yol boyunca aklında İstanbul’da neler yapacağı döner durur. Artık hayli dikkat çeken bir oyuncudur.

KÜÇÜK SAHNE YILLARI

İstanbul’da ilk olarak sinemadaki seslendirme işlerine döner. Ardından da İstanbul Radyosu tiyatrolarında çalışmalarını sürdürür. 1951’de Muhsin Ertuğrul’un kurduğu Küçük Sahne Tiyatrosu’na katılır. Yapı Kredi Bankası’nın desteklediği tiyatro, genç ve yetenekli bir ekibe sahiptir. Küçük Sahne kısa süre içinde bir kültür merkezi haline gelir. Nevin Akkaya, Sadri Alışık, Çolpan İlhan, Heyecan Başaran, Şükran Güngör, Agâh Hün, Cahit Irgat, Asuman Korad, Kâmran Yüce, Mücap Ofluoğlu, Lale Oraloğlu, Münir Özkul, Haldun Dormen, Altan Karındaş ve Hayri Esen'i Küçük Tiyatro’daki harika oyunlarda izler seyirci. O günlerde Mücap’ı burada izleyen Haldun Taner de onu en çok Hamlet’te, Polonius olarak sevdiğini, unutulmaz kompozisyonunun bu olduğunu söyleyecektir.

ÖNCE TAŞ ATAR SONRA KAHKAHA

Refik Erduran Mücap Ofluoğlu’nu şöyle anlatır: “Önce taş sonra kahkaha atar. Ama taşlardan biri size gelirse acımadığını görürsünüz. Kızamazsınız, kırılamazsınız. Çünkü atanın içinde zerrece gerçek hınzırlık bulunmadığını, ömründe kimsenin kötülüğünü istemiş olamayacağını sezersiniz. Ve bakarsınız en çok da kendine gülmekte.” Erduran’ın anlattığı gibi muzip bir adamdır Ofluoğlu. Bu sayede de herkes tarafından sevilen biri olmuştur. Ofluoğlu Küçük Sahne’de 6 harika yıl geçirir. Dönemin en önemli oyuncularıyla oyunlar oynar. Kendini sürekli geliştirir, yeniler. Ancak rüya 1956’da kurucuları ve yönetmenleri olan Muhsin Ertuğrul’un yeniden Devlet Tiyatroları’na dönmesiyle biter. Bu hadise üzerine Küçük Sahne yalnızlaşır. Kısa süre sonra hamileri Yapı Kredi Bankası maddi desteği keser. Bu gelişmelerin ardından Küçük Sahne 1957’de tamamen kapanır. Ancak o sahnenin büyüsü hiç bozulmaz. Nice özel tiyatrolara kucak açar. Bugün Küçük Sahne’nin Sadri Alışık Tiyatrosu olarak sanatseverleri ağırladığını da eklemeliyiz.

Ofluoğlu 1950’lerin sonlarında, Küçük Sahne dağıldığında İrfan Ertem’le birlikte İstanbul Oda Tiyatrosu'nu kurar. Tiyatronun sanat yönetmenliğini üstlenir. Barillet- Grady ikilisinin yazdığı iki kişilik Kaktüs Çiçeği oyununu sahneler. Bu oyun öylesine beğenilir ki, Ofluoğlu’nun birlikte anılacağı işlerden biri olur. Oda Tiyatrosu’nda iki yıl boyunca oyuncu ve yönetmen olarak kalır.

HOCASININ YANINDA

“Perdesinin önü alkış

Alkış değil bu bir yokuş

Yüceleri aşıp geldi

Kırk kanatlı kırkıncı kuş”

Şair Ülkü Tamer, Mücap İçin Mâni isimli şiirinde ünlü tiyatrocuyu bu mısralarla anar.

1960’lı yıllara gelindiğinde Ofluoğlu’nun kendine önemli bir yer edinmiş olduğunu görürüz. Aynı dönemde Muhsin Ertuğrul yeniden İstanbul Şehir Tiyatroları’nın başına geçer ve kendisi de hocasının yanında yerini alır. Fahrelnisa Zeid ve İzzet Melih Devrim’in kızı tiyatrocu Şirin Devrim’le tanışıp evlenir. Ancak birliktelik kısa sürer. 1962'de ise hayatını birlikte geçireceği kadınla karşılaşır: Filiz Karabey. Çevirmen olan Karabey ile evlenip, dünyayı dolaşır. Amerika’da ve Avrupa’da sayısız oyun izler. Bu deneyimler, onun tiyatroya farklı açılardan bakmasını sağlar.

“YEŞEE” ADANALI TAYFUR

1963’de Türk sinemasının en dikkat çekici karakterlerinden birini seslendirir: Öztürk Serengil’in meşhur Adanalı Tayfur’unu. “Temem, bilakis, yeşee, şepkem, bebe, bittabi” gibi unutulmaz replikler Ofluoğlu’nun telaffuzudur. Kimileri halkın diline pelesenk olan bu kelimelerin Türkçeyi bozduğunu düşünür. Ama İsmet İnönü’nün ağzından bile “yeşee” lafı çıkmıştır bir kere! Hemen herkes bu kelimeleri kullanmaya başlar. Sinema seyircisinin ilk defa karşılaştığı bu ifadeler, yeni bir mizah anlayışı da doğurur. Serengil’e yıllarca Ofluoğlu ses verir. “Abidik Gubidik Twist” ile zirve yapan sürecin sonunda iki arkadaşın arası bozulur ve dublaj dönemi biter. Haşırt Dı Bilekbord kitabında Mücap Ofluoğlu’nu da anan Zafer Alagöz de o dönemi şu sözlerle anıyor: “Üstadımız Mücap Ofluoğlu da iyi dublajcıydı. Öztürk Abi’nin tipine bakıyor; enteresan, zargana gibi bir adam; kel kafa, tuhaf bir bıyık modeli, kaşı gözü oynuyor. Ona uygun olsun diye sesini deforme ediyor, eğiyor, büküyor. Ortaya “Temem… Yeşşee… Öpaj, kelajj..” diyen bir adam çıkıyor.”

MUHSİN ERTUĞRUL’U KAYBETMEK

1966’da İstanbul Belediye Meclisi’nin kararıyla baş rejisörlük kadrosu kaldırılır. Dolayısıyla Muhsin Ertuğrul açıkta kalır. Gazeteler bunu “Muhsin Ertuğrul olayı” olarak anar. Ofluoğlu bu gelişme üzerine Şehir Tiyatroları’ndan istifa eder. Küçük Sahne’de kendi adına bir topluluk kurup, yönetir. Diğer özel tiyatrolarla ilgilenir. 1971’de İstanbul Şehir Tiyatroları’nın yaz programında Cyrano de Bergerac’ı oynar. Rumelihisarı Açıkhava’da gerçekleşen bu oyundaki başarısı yıllarca konuşulur. Adeta bu karakter onunla birleşir. 1974’de dönemin yetkililerinin araya girmesiyle Ertuğrul yeniden Şehir Tiyatroları’nın başına getirilir. Ofluoğlu da hocasının yanındadır. Semt tiyatrosu, öğle tiyatrosu, gezici tiyatro gibi çeşitli uygulamalarla yeni bir tiyatro seferberliği başlatırlar. Bir yandan da özel tiyatrolara destek verirler. İç çekişmelerden yorulan Muhsin Ertuğrul, birkaç sene sonra görevden ayrılır. 1979’da da vefat eder. Bu kayıp Ofluoğlu’nu derinden etkiler. Kısa bir süre sonra Şehir Tiyatroları’ndan emekli olur. 1983’de sanattaki 40. yılını dostlarıyla kutlar. Jübilesini yapar ama bu tiyatrodan uzak kalması anlamına gelmez. 80’lerin sonları ve 90’larda Şehir Tiyatroları’nda ve özel tiyatrolarda dönem dönem yönetici olarak bulunur.

YAZARLIK- ŞAİRLİK MESAİSİ

Ofluoğlu yaşamı boyunca şiire ve yazıya da vakit ayırır. Çalışmalarını 9 ayrı kitapta toplar. Otuza yakın sinema filminde yer alan oyuncu, “Kurtuluş” ve “Süper Baba” gibi ünlü televizyon dizilerinde de bulunur. 2010’da eşi Filiz Karabey’i kaybedince hayli yıpranır. Arkasında Türk tiyatrosunun en keyifli zamanlarına şahitliklerini bırakak, 2012 yılında, 93 yaşında hayata gözlerini yumar. Ünlü tiyatrocu Haldun Dormen, Ofluoğlu’nun eşine az rastlanır bir tiyatrocu olduğunu söyler. Ona göre Ofluoğlu, Fransızların montre sacre dedikleri boyutta bir aktördür. Her şeyi, tüm yaşantısı tiyatrodur. Ofluoğlu’nu bugün dahi unutulmaz kılan da işte bu tutkudur.

#tiyatro #haber #kulistiyatro #biyografi #mücapofluoğlu

0 görüntüleme