Cehennem


İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen “Cehennem” izlediğim oyunlar içerisinde belki de en ilginci ve en dikkat çekici olanıydı. Yeni nesil tiyatronun çarpıcı örneklerinden demek mümkün. Konusu itibariyle tiyatro sahnesinde görmeye alışkın olmadığımız bir içeriğe sahip. Bu yüzdendir ki oyun pek çok eleştirinin odak noktası olmuştur.

İstanbul Devlet Tiyatroları oyunu şu cümlelerle özetliyor: Cehennem, düşüncelerimizi kodlayan, yaşamı gerçeklikten koparan ve şiddet dürtüsünü tetikleyen sanal dünyanın gelecekte duygularımızı da ele geçirme boyutlarını bilimkurgu atmosferinde tartışıyor.

Amerikalı oyun yazarı Jennifer Haley' e ait “THE NETHER” adlı bol ödüllü oyunundan uyarlanan Cehennem'in ciddi anlamda sarsıcı ve güçlü bir metni var. Gülay Gür'ün çevirdiği, Metin Belgin'in yönettiği oyunun Dramaturgu Özcan Özer.

Son yıllarda baş gösteren en büyük problemlerimizden bir tanesi şüphesiz internet bağımlılığı. Bağımlılık, şu hepimizin bildiği aslında yaşamımızı sürdürmek için gerekli olmayan ama bir kere gönüllü olarak başladığımızda kendimizi alıkoyamadığımız maddeler, nesneler.. İnternetin sosyal yönde oluşturduğu olumsuzluklar neticesinde toplumdan bireyin soyutlanması, yalnızlık hissi ve depresyon gibi bazı sonuçlara sebep olduğu yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Artık kağıt kalem kullanmaktan, yazı yazmıyor oluşumuzdan, kitapların yerini elektronik kitapların alışından, kitap okuma oranlarını nasıl arttırmamız gerektiğinden bahsedip duruyoruz. Sosyal medyanın insanların psikolojisi üzerindeki olumsuz etkilerini, sanal dünyanın-kimi zaman- karanlık yüzünü görüyoruz. Şimdilerde hayatımızın bu kadar içerisinde olan neredeyse günümüzün büyük çoğunluğunu işgal eden internet acaba 2050 yılında hangi boyutta olacak?

Hikaye 2050 yılında geçiyor. Teknolojide ileri boyutlara ulaşmış dünyada herkes sanal gerçeklik bağımlısı olmuş bir şekilde yansıtılıyor. Ve bu bağımlılar “KUYTU” adı verilen bir yerde toplanmışlar. Aslında 'gizlenmişler' dememiz daha doğru olur. İnsanların gerçek yaşamlarında sahip oldukları kimlikler ile 'kuytu'da belirttikleri kimlikler çok farklı. Örneğin elli yaşlarında bir metafizik profesörünü genç bir kız olarak görüyoruz 'kuytu'da.

Pedofili, sanal kimlik, gerçek kimlik, sanal suç, somut suç gibi üzerinde düşünmemiz gereken ve yoruma açık olan pek çok kavramı önümüze koyuyor oyun. Bunu aba altından sopa gösterir gibi yapmıyor üstelik ,alıp her kavramı masaya vuruyor. “Duruma bir de bu yönden bakın, bunlar ciddi problemlerdir, üzerinde düşünün, önem alın” diye uyarıyor. Aslında oyun didik didik edilmelik bir metin sunuyor bize.

'Cehennem'de Yönetmen Metin Belgin, papa karakterinde Bay Simsi olarak karşımıza çıkıyor. Bay Simsi insanlara 'kuytu' adı verdiği bir alan ile – bunu daha iyi anlacağımız şekilde ifade edersek 'strateji' kelimesini kullanmak daha doğru olur- insanlara ruh dünyalarında arzuladıkları ancak günlük yaşantılarında yapmaya cesaret edemeyecekleri, bu nedenle bastırmak zorunda kaldıkları duygularını özgürce yaşamaları için bir ortam sunuyor.

İnsanlar kuytuya rahatlıkla girebiliyorlar çünkü yüksek güvenlikli ve takip edilemez bir ağ donanımına sahip. Kuytu ile ilgili en sarsıcı gerçek de katılımcıların burada normal hayattaki gibi hissedebilmeleridir. Örneğin güneşin sıcaklığını hissedebilir yahut çiçeklerin kokusunu duyumsayabilirsiniz. Durum böyle olunca karşımıza sanal ve gerçek karmaşası çıkıyor. Hangisi gerçek? Duygularımızı özgürce kullanmadığımız dünyamız mı, çiçeklerin dahi kokusunu alabildiğimiz kuytu mu? (oyun süresince tüm izleyicilerin zihinsel gel git yaşadığına eminim) Böyle özel bir alana Bay Simsi kurallar koyuyor elbette. Kuytu'da oturum açan insanlar istedikleri cinsiyete sahip olabilirler. Ancak bu durum bile Bay Simsi' nin belirlediği kurallar dahilinde seçilmelidir. O halde kuytuda dahi olsanız özgür değilsiniz ! (Oyunu izlerken Simsi'in Tanrıyı oynadığını düşünebilirsiniz. Kuytu' nun Gizemli Tanrısı)

Oyunda bir yandan 'kuytu'da yaşananları izlerken bir yandan da 'kuytu' yani -günümüz ifadesiyle- siber suçlarla mücadele eden devlete bağlı çalışan bir birim görüyoruz. Kuytu' nun 'Cehennem'i.

Cehennem, kuytu'da özgürce yaşanan duyguların gerçek hayatta da yaşanması durumunda toplum içerisinde korkunç olayların meydana geleceği endişesini taşıyor. Bu nedenle asıl sunucuya yani Bay Simsi (Sims)'e ulaşmak için kuytuya sızıyor. Oyun derinleştikçe karakterler hakkında edinilen bilgiler insanı hayli şaşırtıyor. Mesela Bay Simsi, normal hayatında saygın biri ancak komşusunun çocuğuna tecavüzün eşiğinden dönmüş bir pedofili. Bay Simsi Cehennem'e verdiği ifadede; insanların sanal ortamda özgür kimlliklerini yaşamalarının zararsız olduğunu savunuyor. Şimdi biz Bay Simsi'den nefret mi etmeliyiz ya da gerçek hayatta hiçbir çocuğa zarar vermemek için sanal bir ortam yaratarak bu tarz dürtülerini oraya sakladığı için haklı mı görmeliyiz yahut da 'kuytu'nun hatrı sayılır ölçüde ziyaretçisinin olduğunu düşünürsek, bu insanların oradaki özgürlüğün mutluluğuna varıp gerçek hayatta da fiziki suçlara yönelip yönelmeyecekleri ihtimalini mi tartışmalıyız ?

Son zamanlarda izlediğim onlarca oyun arasında kafamı en çok kurcalayan oyunlardan biri oldu Cehennem. Oyun süresince sahneden size çarpıp tüm izleyiciye yayılan yoğun duygular hisediyorsunuz. 'Cehennem' ve 'Kuytu' bir duvar kadar sert ve soğuk. Metnin sağlamlığı açısından değerlendirdiğim zaman hangi kelimeyi kullanmak daha doğru olur bilmiyorum ama 'sarsıcı' ifadesi oyunu tanımlama adına ilk aklıma geleni. Öyle ki 75 dakikanın nasıl geçtiğini farketmiyorsunuz.

Konu itibariyle bu kadar sağlam metne sahip olan bir oyunun, üzülerek söylemek gerekir ki, dekor ve kostüm eksikleri olduğunu görüyorsunuz. Oyundaki efekt ve müzik uyumu, dekor ve kostüm uyumunu kalite olarak geride bırakıyor. Ancak bu durum oyunun sanat eseri niteliğinde olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Sanat eseri dediğimiz şey de, bizde bir etki ve duygu uyandıran yapıtlar değil midir?

Cehennemin yönetmen ve oyuncusu Metin Belgin oyun ile ilgili şunları söylüyor: “Varoluş çok boyutlu sorgulanıyor oyunda. Gerçekliğin ne kadar gerçek olduğu ilkçağ filozoflarından beri felsefeyi meşgul ediyor. Platon’un mağara alegorisi ‘gölgeler’ üzerinden karşımıza çıkıyor. Metafizik profesörü Doyle karakteri üzerinden de kuantum gizemiyle bilincin köküne iniyoruz. Papa olarak karşımıza çıkan sapkın patron, tanrısal bilmeceyi önümüze koyarken bir yandan da etik özerkliği savunarak otodeterminizmi ortaya atıyor Epikuros’la, Sartre arası… Ve Theodore Roethke’nin bedenle ruhun arasında salınan mistik dizeleri… Oyun bir puzzle gibi, içine yerleştirilmiş bu parçalar da anlatılan hikâyenin temel taşları.”

Bu oyun bir kişi olsaydı ve bizimle konuşsaydı şüphesiz şunları söylerdi : Artık düşünmen gerek, görmen gerek,bilmen gerek, farkında olman gerek çevrende olan biteni. Harika bir işleyiş içerisinde olduğunu zannediyorsun kendini. Evet , bu evrende en mükemmel canlı olarak sen yaratıldın ancak maddecisin, teknolojinin kölesisin belki ve ahlaki değerlerin sıfıra yaklaşıyor gitgide. Maneviyatın , özbenliğin kayboluyor. Kazandığın yeni ahlak dışı değerler normalleşiyor ve hata güzelleşiyorlar gözünde. Sana yitireceğin şeyleri görebilmen için bir ayna tuttum yüzüne. Rahatsız olacaksın biliyorum ama görmek istersen anlayacaksın.”

CEHENNEM, üç heceden oluşsa da içinde pek çok anlam barındırır. Bu anlamlardan birini öğrenme adına oyunu izlemelisiniz.

#tiyatro #haber #oyun #yasemin #doğan #cehennem #devlet #tiyatrosu #devlettiyatrosu

0 görüntüleme