Yöneticilik bizlik bir şey değil: Yunus Emre Yıldırımer


Dizi setinde ziyaret ettik Yunus Emre’yi. Çekim arasındaki boşluklarda sohbet ederken arada koşup iki dakika role girip geliyordu. Bir ara elinde silâhla geldi, malûm Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizisinde Hızır’ın yeğeni Alparslan’ı canlandırıyor. Sırası gelince hemen çağırıyorlar tabii. Silahla koşa koşa artık o bölüm kiminle hesaplaşıyorlarsa onu vurmaya gitti. Böyle iki arada bir derede güzel bir sohbet ortaya çıktı.

Yunus Emre Yıldırımer yüzünde tebessümüyle samimiyetini kaybetmemiş bir içtenlikle sorularımıza cevap verdi. Röportajı gerçekleştirme noktasında bize yardımcı olan Benan Ülgen hocamıza da tekrar teşekkür ediyoruz.

Tiyatro serüveninizin başlama noktasında annenizin yönlendirmesinin önemli bir yeri var. Nasıl oldu ilk adım?

Biraz da haylaz bir çocuk olduğum için liseyi de bitirmemişim. Durumum ortada... Annem dedi ki, oğlum bak şurada tiyatro kursu veriyorlar, Fatih Belediyesi’nde sen oraya bir git. Gideyim bakayım dedim. Benan Hocayla karşılaştık ilk olarak. Ben dedim ki herhalde bir tekst verecekler elime karşılıklı olarak okuyacağız. Benan Hoca dedi ki, anahtar ol kapıyı aç. Dedim nasıl olacak bu! Ondan sonra çiçek ol falan dedi. Bu tür şeylerin insanın kendini tanımasıyla ilgili olduğunu sonradan öğreniyorsunuz. Gerçekten bilgim çok yoktu benim, oyunculuk üzerine eğitim alınması hakkında hiçbir bilgim yoktu. Çünkü doğuda biliyorsunuz birilerinin sizi yönlendirmesi gerekiyor.

Anneniz sizi yönlendirirken oyunculuk alanında yükselebileceğinizi nasıl öngörmüş acaba?

Bilmiyorum valla, kadının içine doğdu galiba. Bundan bir şey olacak demiştir belki. Sonrasında Fatih Belediyesi’nde devam ederken, arkadaşlarım konservatuara hazırlanıyorlar ben de bir sene Tobav’ın bir ders programı vardı ona girdim. Tamam dedim ben seneye gireceğim konservatuara ama yaş oldu 24, devlete giremiyorum öyle bir durum var. Sonra özele girdim, Müşfik Kenter hocamız Haliç Üniversitesi’nde, çok güzel bir kadroydu, alındım. Okula girerken de amacım Devlet Tiyatrosunda kadro almaktı. Benim rahmetli babam memurdu, öyle bir zihniyet var. Güzel geliyordu bana seyirci kalabalığı, o büyük sahne, o yükselti çok güzel geliyordu. O yüzden Devlet Tiyatrosu istiyordum ama Ali (Sabuncugil) bırakmadı. Yıllardır açılmayan konservatuar sınavı ben dördüncü sınıftayken açıldı. Mezun oldum, açıldı. Şans işte, gittik bir dizide oynadık her şey birbirine girdi.

Mavi Kelebekler miydi öncesinde?

Tabi onlardan bahsedelim. Konservatuvardayken Hatırla Sevgili, Dantel dizilerinde oynadım. TRT 1’de Sardunya Sokak vardı. Oralarda figürandık. Mavi Kelebekler sonra Fatih-Harbiye bunlar çok iyi işler oldu benim için.

Bu arada özel tiyatro devam ediyor mu?

Konservatuardan mezun olduğumuz zaman dört arkadaş tiyatro kurduk ve alternatif tiyatrolar içerisinde çok sağlam yer edindik. Hatta o zaman o kadar tiyatro yoktu. Biz 4. sınıftayken Çek Cumhuriyeti’ne gittik. “Eksik” diye bir oyunumuzu oynadık orada, güzel şeyler yaptık, yeni şeyler de bulduk, oranın sahnesine göre. Sonra bir festival var dediler, festivale gittik. Benim de İngilizcem, iyi değildir. Bir şeyler söylüyorlar, bizi söylüyorlar ama ne söylediklerini anlamıyorum. Özer (Arslan) diyorum ne söylüyorlar? “Abi galiba bizden özür diliyorlar ben de anlamadım” dedi. “Niye özür diliyorlar bunlar oğlum” dedim. Meğer biz oranın en prestijli ödülünü almışız Çek Cumhuriyeti’nde. En sonda açıklamaları gerekirkeni en başta açıkladıkları için bizden özür dilediler. Sonra sahneye çıkarttılar, diplomalarımızı verdiler orada oyun yönetebiliriz diye. Çok prestijli ama inanamazsınız hakikatten çok iyi. Sonra okul başkanı bize Cumhuriyet altını hediye etti. Milli takımda Avrupa’da başarı almışız gibi Cumhuriyet altını verdiler. Bir sporculara veriyordu bir de bize verdiler. Sonradan idrak ettik biz de. Sonra biz dedik ki gelin bir sahne tutalım, bu işi ayarlayalım. Melisayla (Yıldırımer) hemen baktık Mecidiyeköy’de bir mekan bulduk, ayarladık. Güney (Zeki Göker), Özer (Arslan), Serkan (Altıntaş), inanılmaz yoruldular çünkü ben o zaman Mavi Kelebek dizisine de gitmek zorundaydım. Bu üç kardeşim orayı düzenlediler. Mehmet Ergen sağ olsun bize yükseltilerini, ışıklarını, sandalyesini verdi. Sonra biz bir şekilde oraya devam ettik.

Ne kadar sürdü?

Üç yıl sürdü. Biz o sahneye işlevsel anlamda katılıp daha sonra orayı kaybettik. Daha doğrusu yaptığımız işler güzeldi ama yönetimsel problemler oldu galiba orada. Kendi içimizde problemlerimiz oldu.

Bir tecrübe kazanmış oldunuz.

Müthiş bir şeydi. O yaşta sahne açıyorsunuz ve dört yıl boyunca o sahne devam ediyor aslında. Ve bir daha olsa ben hala söylüyorum, yine tiyatro yapsam hala o arkadaşlarımla tiyatro yaparım. Ama yönetimsel açıdan gerçekten tiyatro yönetimi bilen biriyle çalışmak lazım. Yöneticilik bizlik bir şey değil yani. Biz çok duygusalız.

Konservatuarda yöneticilik üzerine bölüm var mı?

Bizde yok, Türkiye’de yok. Çek Cumhuriyeti’nde gittiğimiz yerde vardı. Mesela çocuklar festival düzenliyorlar, festivali yönetiyorlar, grupları çağırıyorlar, gruplarla ilgileniyorlar. Böyle sahne sanatları yönetimi var ama bizde yok. Ben çok geride kaldım ama bunu araştırmak lazım. Ama yöneticilik oyunculara göre bir şey değil, biz bulaşmayalım. Biz bunu denedik olmadı.

Yine de bahsettiğiniz eksiklere rağmen 3 yıl iyi bir zaman dilimi.

Bizim ekibimiz çok iyiydi. Biz 4. sınıfta Gaziantep’e bir köye gittik, köyde çocuklarla beraber tiyatro yaptık, onların güvenini kazanmak yavaş yavaş ne kadar güzel bir şey biliyor musunuz? Birinci günle onuncu gün arasında o kadar fark oldu ki, inanamazsınız. Ben o kadar mutlu olmuştum ki. O zaman ben ve diğer arkadaşlarımdan dizilerde oynayanlar vardı. Dizi paralarıyla, bir tane de abi bulduk uçak sponsoru oldu ama oradaki bütün masraflarımızı kendimiz ayarladık. Çocuklarla beraber öyle tiyatrolar yaptık ki.

Batıda olmak, metropol şehirlerde yaşamak sanata ulaşma noktasında konfor sağlıyor. Doğu da şartlar aynı değil.

Diyarbakır’da yaşarken, Devlet Tiyatrosu Kültür Sarayına giderdim. Yetkin Dikinciler sayesinde başladım ben bu işe. Söyledim de ona, onu izleyerek başladım o zaman oydu orada görevli, kocaman devasa bir adam sahnede. İnanılmaz bir oyuncu zaten. Şu hayatta ona da söyleyebildim bunu.

Peki konservatuardan sonra?

Bir yıl Devlet Tiyatrosunda oynadım. Şükürler olsun biraz o yönden şanslıyım galiba. Kral Dairesi diye bir oyun vardı, ben üç kere izledim oyunu. Neden? Masklı oyun hiç söz yok bir şey yok ya şu polisi oynayan ne kadar güzel adam derdim. Yıllar sonra onu oynayan, “ben askere gidiyorum gel benim yerime oyna” dedi. Meğer onu oynuyormuş, ben bilmiyordum. Serkan Çetinkaya, “polisi oyna” dedi hem polisi oynadım hem yaşlıyı oynadım hem çapkını oynadım. Çok güzeldi, inanılmaz bir rejiydi.

Televizyon dünyası içerisinde dizide oyuncu olmak epeyce vaktinizi alıyordur. İşin zorlukları çok görülmüyor, şimdi moda ünlü olma üzerine olduğu için oyunculuğu popülerliğe giden yol olarak görüyor gençler. Kimileri de dizi oyunculuğunu basit olarak görüyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu farklı bakışları?

‘Bu işin, er meydanı tiyatrodur, dizi değildir’; ben buna kesinlikle katılmıyorum. Dizi de oynamakta bence diğerleri kadar zor. Çok karşılaştırmayayım ama hakikaten değer verilmesi gereken bir alan. Bundan hem maddi hem manevi anlamda inanılmaz imkanlar sağlıyorsunuz. Bir de üzerine istediğiniz tiyatroyu yapabilirsiniz. Aslına baktığınız zaman işin özü burası oldu, yapabiliyorsanız. Tabii sektörel anlamda da baya bir geliştik. Çok fazla sirkülasyon var ama çok da fazla devam edememe durumları da var. Biliyorsunuz reyting diye bir gerçek var. Şimdiki gençlerin, konservatuarda okuyanların işleri daha zor.

Her yıl mezun olan onlarca genç için yeterli alana sahip mi sektör?

Türkiye’de otuza yakın konservatuar var ama sektör nerede? İstanbul’da! Mesela Erzurum’a gidiyorsunuz, orada bir süre kapanıyorsunuz, dört sene boyunca... İstanbul’da ise iş ilerleyişi devam ediyor baktığınız zaman. Bence burada tiyatronun yani kadrolaşma sürecinin bir şekilde yoluna girmesi lazım. Şehir Tiyatroları’nda sözleşmeli olarak alınıyor. Bir şekilde orada devam edebiliyorsunuz, dışardan da oyuncu alıyor. Önceden de böyle miydi ben çok bilmiyorum ama bu kadar mezunla gerçekten çok zor.

Rekabet büyük, şartlar zaten belli. Peki, varlık göstermek, devam edebilmek nasıl mümkün olabilir?

Bakın aslında o kadar karışık bir durum ki bazen sözcükler bile karışabilir. İki ucu çok zor değnek öyle toparlayayım. Belediyenin tiyatro grubundayken sokaklarda Hacivat-Karagöz oynadım, Deli İbrahim olduk yeri geldi etkinliklerde. Maddi anlamda katkı olsun diye yaptık bunları. Babama “iki yıl beni okut, tiyatroyu öğreneyim, sonra belki para kazanırım ben de yardım ederim” dedim. Ama birinci sınıfa girdiğimden itibaren tiyatro yaparak bir şekilde paramı kazanmaya başladım. En azından kendi masraflarımı çıkarabildim. Çünkü gerçekten çok zor. Bizim dönemimizde bu kadar dizi de yoktu. Vardı da birkaç taneydi. Dizide oynayan arkadaşlarımız çok şanslı diyorduk çünkü çok azdı imkan. Şimdi çok fazla dizi var. Çok da fazla oyuncu var. Burada kafam karışıyor benim, ne istedikleri çok önemli önce. Bu işin neyini istiyorsun? Sen oyunculuğu hayatta iyi bir şey yapmak için mi yoksa ünlü olmak için mi istiyorsun? Ben mesela çok haylaz bir dönem geçirdim, aileme ilk defa bir şey yapıyorum demek için yola çıkıp ben ne kadar mutluymuşum bu işte deyip, iki tarafı da hem onları hem kendimi mutlu ettim. Aslında bir amacım vardı, çıkıp aman dizide oynayalım, aman şunu yapalım yoktu o zaman.

Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizisinden bahsedelim biraz. Beğenilerek takip ediliyor yapım. Oktay Kaynarca’nın canlandırdığı Hızır’ın yeğeni Alparslan’ı oynuyorsunuz. Bana The Godfather filminde Al Pacino’nun anımsatıyor Alparslan’ın hikayesi.

Alparslan’ın çok güzel bir hikayesi var. İlk önce Londra’dan okumaya gelen bir adamdı şimdi mafyanın, teşkilatın içine girdi. Çok güzel böyle karakterleri oynamak, bu rolleri bulmak. Bizim senaristlerimiz sağ olsun, Raci Şaşmaz ile Bahadır Özdener bu konuda gerçekten çok büyük üstatlar. İnşallah onlara bir şekilde layık oluyoruzdur diyorum çünkü iyi yazıyorlar, bize sadece oynamayı bırakıyorlar.

Oyuncu kadrosunda çok iyi isimler yer alıyor, tedirgin etti mi sizi bu durum?

İlk beş-altı bölümde bizim etkinliğimiz yoktu. Ben izlediğim zaman ‘eyvah’ dedim ‘bu kadar iyi oyuncu skalası içinde ben nasıl yer bulacağım’. Çünkü gerçekten yoksunuz ve birdenbire var olmaya çalışıyorsunuz. Ama o ilk 5-6 bölüm içerisinde zaten ekip var oluyor. Orada tabii ki de zorlandık, hiçbir şey yok, masaya gidiyorsunuz birini vuruyorsunuz, bir şeyler oluyor, kendinizi ispat etmeye çalışıyorsunuz. Ekibimiz çok güzel aile gibiyiz. Daha iyisi için uğraşırken gelen güzel yorumlar tebrikler mutlu ediyor tabi. Motivasyonumuzu artırıyor.

Oktay Kaynarca geçen sezon tiyatroda oynadı, sizin de böyle bir düşünceniz var mı, biraz hafifleyince tiyatroya dönmek?

Tabii ki.

Size de geliyor mu sosyal medyadan, ben nasıl oyuncu olabilirim soruları?

Geliyor tabii. Bir tane kardeş vardı, ben hayatımda ilk defa öyle güzel bir mail aldım. Cevap verdim çocuğa şunu şunu yaparsan diye ve o günden sonra bir daha beni aramadı, amacı oydu onun öğrenmekti. Biz de o yolda çıktık, öğrenmek için. Mesela biz Ordu Üniversitesi’ne söyleşiye gittik. Çocukların kafası çok karışık. Konservatuarda şu çok önemli bir şey, ilk sınava girdin başarılısın, biz seni konservatuara aldık, müthiş her şey çok güzel, sonra? Sonra ne oluyor biliyor musun, o çocuk, ben şimdi ne yapacağım diyor. Çünkü alanın çok zayıf, daraltılmış durumda; Devlet Tiyatrosu, Şehir Tiyatrosu, özel tiyatro ben bunları düşünmeden girdim ama belki de biz ondan kazandık. O zaman da vardı ama ne olduysa, önümüze ne çıktıysa onu değerlendirmeye çalıştık, beklemedik, oturmadık. Şimdi mesela ben birçok arkadaşımda onu görüyorum, bekliyorlar. Uğraşmazsanız olmaz ki bu. Aslında bakın laf lafı açınca gerçek çıkıyor ortaya. Uğraşmak lazım, biraz gayret.

Sanatsal anlamda beslenmeyi nasıl sağlıyorsunuz çünkü bu bir süre sonra rutine bağlıyor, aynı karakter oynuyorsunuz?

O kadar büyük oyuncularla çalışıyoruz ki biz burada, Olgun Şimşek girdi mesela şimdi. Oturun izleyin adamı, Oktay abiyi biz iki yıldır bıkmadan usanmadan izliyoruz. Onun haricinde gelen oyuncuları da yeni oyuncuları da izlemekten o kadar çok şey öğreniyoruz ki çünkü herkesten bir şeyler öğrenebilirsiniz en ufağından tutun en büyüğüne kadar. Biz otururuz kuliste öğrencilik hayatlarını, tiyatroyu konservatuar dönemlerini, büyükler hikayelerini anlatırlar, çok keyif alırız. ​​

Büyük ustalarla yaptığımız röportajlarda en çok şikayet ettikleri şey, usta-çırak ilişkisinin artık kalmadığı üzerine, hani şimdi diyorsunuz ya biz onların hatıralarını, hikayelerini dinleyerek besleniyoruz diye. O usta çırak ilişkisinin sebebi ustalarla mı alakalı?

Ustalar değil, bizle alakalı. Bizim hayatımızdan beklentilerimiz arttığı için aslında, ben söylüyorum gençlere, yeni gelenlere; ben bu abilerle iki yıldır çalışıyorum paçalarından ayrılmam bu işi öğrenmek istiyorsam. O biraz yeni nesille alakalı bir şey, hemen olsun istiyor. Öyle bir şey yok.

Yetkin Dikinciler’in haricinde şunun oyunculuğu benim hayatımda şöyle bir etki verdi ve ben artık kendi tarzımı şu şekilde yaptım dediğiniz kişi, çok beğendiğiniz birisi var mı?

Mesela ben Oktay abiyle çalışıyorum diye değil ama hakikaten o konuda disiplini inanılmazdır, kimseyi üzmez. Hakikaten bir gün bir yere geleceksek onun gibi gelelim. Ben Oktay abiyi konservatuara ders niyetine koyarım. Çünkü bu kadar ego sıfır, işini yapan ve hiçbir şekilde bundan gocunmayan bu seviyelere gelip bunlara devam eden insan çok zor bulunur.

Siz de oyuncusunuz, eşiniz de oyuncu, zorlukları var mı?

İnanın yok, bu sizin hayattan ne beklediğinizle ne beklentiniz olduğuyla orantılı bir şey yani. Biz set biter, eve gideriz yemeğimizi yaparız, spora gideriz, varsa seti gider gelir, biz yine evdeyizdir. O biraz da aileden gördüğünüzle orantılı olduğu için valla şükürler olsun biz çok rahatız, bir sıkıntımız yok. Ben 8-9 yıldır eşimle beraberim, bunun 4 yılı zaten okul, okulunun bitmesini bekledik. 2012’de evlendik. Son sene evliyken okula gidiyor, geliyordu o kadar. O da gerçekten çok başarılı, o da hem tiyatrosuna hem dizisine devam ediyor. O konuda çok disiplinli, çok da takdir ediyorum onu. O mesleğini çok seven, çok da aşık olan biri. Yeter ki onun için yaptığı şeyi iyi yapsın.

Röportaj: Ayşe Şahinboy Doğan / Benan Ülgen Fotoğraflar: Ahmet Aytaç

#yunus #emre #yıldırımer #kulis #tiyatro #röportaj #dergi

326 görüntüleme