Nihat Alpteki: “Kuralların dışında gerçeğe yaklaş”


“Tiyatro 2500 yıldır var zaten, çok organik, çok insani bir şey, çünkü orada her iki tarafın da kalbi aynı anda atıyor.” diyor Nihat Alpteki. Bu sezon Şehir Tiyatroları’nda en çok izlenen oyunlardan biri Geç Kalanlar. Ayrılık, pişmanlık, sorgulamalar üzerine finalde sizi şaşırtan sonucuyla, oyunun yönetmeni Alpteki’nin de belirttiği gibi tiyatroda oyuncularla aynı anda yaşatıyor duyguları. Ardahan’dan İstanbul’a uzanan hayat hikâyesinde 15 yaşında kaldığı yurtta arkadaşlarıyla bir grup kurarak başlıyor Alpteki. Cevat Fehmi Başkurt’un Buzlar Çözülmeden eserini oynuyorlar. Sonrası ardı sıra geliyor ve 19 yaşında profesyonel oyunculuğa adım atıyor. Şehir Tiyatrolarıyla da yolları bu yıllarda kesişiyor. Tiyatro’da hayatın gerçekliğini aktarmaya çalışan, bu sanata sevdalı bir isim hem iyi bir oyuncu hem de iyi bir yönetmen Nihat Alpteki ile Geç Kalanlar oyunundan başlayarak tiyatroya dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

“Geç Kalanlar” seyredenleri kendi sorgulamaları içine çeken, herkesin hayatında yaşayabileceği bir dönemi ince ince bıktırmadan sahneden aktarıyor. Sezon başladığından beri de ciddi bir ilgiyle karşılandı.

Geç Kalanlar oyunumuz bu sezon 107 kez sahne aldı. Burada kurumun da büyük etkisi var. Belediyemizin, Devletimizin, halkımızın kurumu ve seyircisi hazır. Kaliteden ödün vermemeye çalışıyoruz her anlamda. Tutkuyla yaptığımız için bu bir meslek değil; bu bir yaşam biçimi, burada büyük bir tutkuyla sürekli kendimizi geliştirmeye çalışırız. Çünkü gelen seyircimize mahçup olmayalım diye. Onlarla bir şeyi paylaşalım diye. O yüzden 100 oyunu aştık. 23 Kasım’da başlamıştı, ilk sezon zaten 86 oyun oynamıştı. Sağ olsun Genel Sanat yönetmenimiz Süha Uygur ve ekibi oyunu sevdiler, sahnelenmesine imkan tanıdılar. O günden beri de kapalı gişe oynuyor. Seyirciden de çok olumlu bir dönüş aldık. Bundan dolayı da sosyal medyada çok yorum yapılıyor; “Evet ben bu oyundan memnun kaldım, bu oyunu tavsiye ediyorum. Mutlaka izleyin hayatımı değiştirdi”. Bunu diyenler de her yaş grubu. Meselâ ben 25 yaş altı gruptan bunu duyacağımı beklemiyordum. Onlar biraz daha dijital yaşadıkları için, biraz daha hızlı ve tüketim içinde yaşadıkları için sevgi, hoşgörü, hayatın anlamını bilme, anı yaşama, değerleri tekrar fark etme, onları başkalarına anlatma gibi kavramları çok önemseyeceklerini düşünmüyordum ama baktım ki önemsiyorlar.

Bu noktada şunu sorayım mı; 80’ler, 90’lar seyirci kitlesi, sosyal medya ve internet olmadığı için farklıydı: şimdiki beğenileri ve istekleri, talepleri nasıl?

Çok önemli bir soru. Bugünkü birçok tiyatro kitabından daha önemli bu sorunun cevabı yani bunun hepimiz tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Şöyle ki, bir kere şimdiki seyirci gündelik hayatta da öyle olduğumuz için, hızlı tüketen insanlara dönüştü, özellikle 30 yaş altı. Ama biz de onlar gibi yaşıyoruz, hızla bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz, tabii ki İstanbul seyircisinden bahsediyorum, bir yerlere; aynı anda birçok şeye yetişmeye çalışıyoruz, daha çok kendimizi göstermek istiyoruz, daha çok kazanmak, daha çok tüketmek istiyoruz. Yeri geliyor daha çok kazanmak için birbirimizi ezip, üzerine basıp geçiyoruz. İşte o insani değerleri yok sayıyoruz. Bunlar insani özellikler, tabii biz de bunlara dahiliz. Seyirci profili olarak nasıl etkiliyor? Bir kere çabuk sıkılıyor. Zamanı daha verimli kullanmak istiyor ve gündelik olarak haz alacağı ve kendi hayatına hızla dokunabileceği şeyler izlemek istiyor. Biraz televizyon kültürü etkisiyle, tabii ki özel bir tiyatro seyircisi var ama sonuçta herkes televizyon seyrediyor, ona göre şeyler arıyor. Kemik tiyatro seyircisi hâlâ tiyatroya özel, tiyatroya dair şeyler istiyor. Ama genel seyirci dediğim gibi hızlı sıkılabiliyor, kendine dokunan daha özel şeyler istiyor. Evet böyle bir seyirci profili var, biz buna illâ uymak zorunda mıyız, hayır. Çünkü tiyatro benim inancıma göre her zaman halkın bir adım önünde gitmeli, çünkü tiyatro bilgilendiğimiz ve bilginin de aktarıldığı bir yer.

Peki bu noktada klâsik tiyatro anlayışı içerisinde sahnede reel bir zaman var, fakat seyircinin zihni artık daha hızlı çalışıyor, peki bunun ortası nasıl tutturulacak?

Yine çok güzel bir soru. Kendi kişisel fikrimi söyleyeyim. Ben oyuncu olarak burada ne kadar gerçekliğe yaklaşırsak seyircinin o kadar dikkatini çekeriz diye düşünüyorum. Oyuncu olarak bu benim prensiplerimden birisi; kendine ne kadar benzerse, sokaktaki gibi olursa herhangi bir karakter, ben Hamlet’in de klâsiklerin de böyle oynanmasından yanayım, oynadığım zaman da böyle oynamayı tercih ediyorum.

Yeni bir üslûp mu çıkartılması gerekiyor?

Yeni bir üslûp demeyelim de gerçekliğe daha yakın diyelim ve en önemlisi samimi. Çünkü o samimiyeti yakaladığında seyirci hemen onu takip ediyor. “Aa bizim gibi” diyor. Geç Kalanlar’da da en büyük prensibim şuydu; Ben tiyatro yapmaktan yana değilim. Dar bir alanda yeni bir gerçeklik yaratmaktan yanayım. Yani o eski anlamdaki arkanı dönme, sesin yükselsin tiyatral dediğimiz işte, kollarını şöyle kaldır gibi değil, kuralların dışında gerçeğe yaklaş. Dar bir çerçevenin içine sıkışmış bir alanda iki saat boyunca bir karakter yaratacaksınız ve o yarattığınız karakter seyirciye bir şey anlatacak ama bu arada sesinizi de duyuracaksınız, gerçek gibi olacak.

Oyunu izledim, özellikle Elçin Hanımın oynadığı karakterin inişleri çıkışlarıyla tüm dinamikler seyircinin dikkati sürekli sahnede tutuyor.

İşte derdim benim oydu, çok şükür getirebilmişiz. Elçin Atamgüç'ün oynadığı kadın sürekli nasihat ediyor. Bugün hiç kimse birbirine nasihat edemez, herkes bilgiye hakim olduğunu düşündüğü için bugün insanlar anne babasını dinlemiyor. Hem tiyatroya gelmişsiniz, size dokunacak bir şey arıyorsunuz sonra da iki kişi çıkmış size anneniz babanız ya da bir kitap gibi nasihat ediyor; şöyle yapma, birbirini sev diye. Ben prova süresince hep şunu konuştum, burada iki insan var, bu kadının bir derdi var ki bütün dramatik karakterler için böyledir; Hamlet’in bir derdi var, Hüsrev Efendi’nin bir derdi var. Hepsinin bir derdi var, tıpkı bizim de hayatla bir derdimiz olduğu gibi. Hep şunu konuştuk, biz bu nasihatlerden öncelikle oyuncu olarak ne anlıyoruz dedik, bu değerlere biz nasıl bakıyoruz yani bu aşamada oyuncu koçluğu devreye girip bir sohbet havasında bir laboratuvar aşaması. Oyunun teması affetmek ve pişmanlık üzerine ya, biz önce kendi sayfalarımızı açtık. Çünkü o samimiyeti önce kendimizle kurmamız gerekiyor ki deminki gerçeklik meselesine gelmek için, ondan sonra seyirciye geçsin. O zaman slogan olmaktan çıkıyor ve oyuncu için yaşamsal bir dert haline geliyor ve artık derdini anlatıyor o kadın. Onun bir insan olduğunu buluyoruz, karakter yaratıyoruz ki bence Çağdaş Tiyatrodaki en önemli meselelerden birisi bu, karakter yaratma meselesi, bugün çok daha fazla ihtiyacımız var. Bu yüzden birinci perdenin 50 dakikası bu samimiyetten dolayı hiç tahammül edemeyeceğimizi vırvır, görsel işitsel hiçbir atraksiyon yok.

Bir yönetmen, bir sanatçı olarak sizi besleyen kaynaklar nedir? Toplumu nasıl çözümlüyorsunuz?

Hayatı bu kadar deşifre etme nedenim kendi hayat hikâyemle ilgili bir şey olsa gerek. Çünkü ben yatılı okulda okudum, yatakhanede büyüdüm, 6 yaşıma kadar köydeydim. Köyde de çok aktif bir çocuktum herkesle sohbet ederdim, hayatı anlamak istiyordum. Bu biraz fıtratla ilgili bir şey tabii ki 6 yaşımdayım, köydeyim, annem-babam ve hayatım devam ederken de herkesin evine giriyorum, soruyorum, herkesin koyununu tanıyorum, herkesin tarlasına gidiyorum. Sonra 7 yaşımda yatılı okula, yetimhaneye verildim ve orada 18 yıl boyunca 48 kişilik bir yatakhanede büyüdüm. Kartal- Yakacık Çocuk Yuvası’nda. Tabii ki yine kişiliğimden dolayı, insanı merak etme, hayatı merak etme, anlama, keşfetme hazzından dolayı hep insanları gözlemledim. Hak yemedim çok şükür ama arkadaşımı kızdırdım, normal çocukça şeyler yaşadım ama bunları hep kaydetmişim. Sonra büyüdükçe kendimi daha çok fark ettikçe bunu anlatma yollarını aradım ve önce şiir yazdım, sonra öyküler yazmaya başladım. 15 yaşından sonra da tiyatroya başladım, önce amatörce sonra 19 yaşımda da profesyonel oldum. Mesela diyelim 11 yaşımda bir filmde oynamıştık, yurt olarak bizi götürmüşlerdi. Danimarkalı bir ekibin İstanbul’da çektiği bir filmdi. Orada bakıyorum, her sahnede ben varım, lokal sahnelerim de var. Tüm bunlara baktığımız zaman bu hayatı anlama, dünyanın küçük olmadığının farkına varma süreci sizi daha çok yatkınlaştırıyor. Sosyolojik olarak hayatı anlama aşamanız, 20’li yaşlardan sonra fakirlik, zenginlik, yoksulluk, yoksunluk, sermaye dediğiniz şey, patronluk, işçilik, milliyetler, dinler bunları anlamaya başladığınızda, neden farklılıklar var, ırklar farklı bunları sorgulamaya başlamak önemli. Ben çok şükür bunları sorgulamayı bilen bir çocuktum, bir gençtim ve hâlâ da hayatı anlamaya çalışmaya devam ediyorum. İnsan zenginliği ve yaşamı fiziki veya manevi anlamda zor koşullarda atlatma hayatı daha derin bir şekilde anlamama, insanları daha derinden görmeme sebep oldu. Şunu anladım bir de 25 yaşıma kadar romantik biriydim, bunun çok boş olduğunu anladım 30 yaşımda falan. Hayata hiçbir şey katmıyorsunuz o zaman, neden sonuç ilişkisini kurcalama meselesi gördüğünüz şeyin aslında öyle olmadığını da gösteriyor size, nedenlerini görüyorsunuz. Ben bir oyuncu olarak çalışırken de yönetmen olarak çalışırken de eğitmen olarak çalışırken de hep neden-sonuç ilişkisi içinde çalıştım. Meselâ karakter yaratma meselesinde onlarca soru sorarım,

elimizdeki 38 tane repliği ve yazarın kendi yaşam hikayesini bilerek, bir de dönemi birleştirerek o 38 replikten onlarca soru çıkartırım ben. Ama bu soruların cevabını, çok doğru bir biçimde bulmak için kişinin kendisini tanıma çabasının bitmemesi gerekiyor. Kendi zaaflarıyla, kompleksleriyle yüzleşmesi meselâ bitmiyor; kendimi sınıfsal olarak hâlâ fark ettiğim yer aslında şuraya aidim, diyorum sonra hayır ya aslında buraya aitmişim, diyorum. Arayış devam ediyor, bunun devam etme nedenlerinden biri de şu bence, karşınıza size farklı sorular soran insanlar çıktığında, sizi farklı yerden yakalayan insanlar çıktığında kendinizle ilgili şeyler keşfediyorsunuz ki ben de öyleyimdir. Çünkü hayat çok organik bir şey, çok net bir şey söyleyeceğim; bu gerçeklik meselesi çok takıntı bende. Şimdi gerçekliğin aktarılışına gelelim. Bu tecrübeler varken aktarılışında da ben oyuncu olarak zaten çalışırken bu soruları kendime soruyorum ve yönetmene de genelde şunu sorarım: Ne istiyorsun? Ne görmek istiyorsun? Sıfat değil de bana birkaç cümle söyle, bir tanımlama yap. Ondan sonra söylediğinden yola çıkarak, benim diyelim 17 sorum var, o bana 10 soru daha verir ve 27 soruyla ben o karakteri yaratırım. Yönetmenlik yaparken de bu soruları oyunculara sordururum. Meselâ Geç Kalanlar’da affetmek ve pişmanlık. Ben affettim değil, neden affettin ya da neden affetmedin; neden pişman olmadın? Bunları konuşarak. Şimdi gelelim bunlar bir insan, adı yoksa da bu hikâyeyi yazmamız lâzım. Onlarca soruyu sormamız lâzım. Yine demin sorduğunuz sorudan yola çıkarak seyirci, o kadar birbirini tanıyor ve ayrıntıları biliyor ki bu ayrıntıları görmek istiyor artık sahnede. Ben zaten bu ayrıntıları göstermek istiyorum, seyircinin de bu ayrıntıları onu sıkmadan, görsel ve işitsel kodları da vererek o gerçeklikle onu yüzleştirmek, ona kendine yakın olanı göstermek istiyorum. O yüzden de biz şöyle yaptık Geç Kalanlar’da; konuştuk, bu gerçeklik ne, bu insanların hayatlarının birbiriyle ilişkisi ne, konuştuk ve şunu yaptık yine benim çalışma prensiplerimdendir, sahnede prova yapmadık uzun bir süre, çay ocağında yaptık. Çünkü orası gerçek bir alan.

Şu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz peki, sanatçı ve halk denge anlamında bu bahsettiğimiz şeylerin bir noktada farkına varan çoğunluk mu yoksa azınlıkta mı?

Belki de dediğiniz gibi sosyal medya sayesinde ve biraz da televizyon sayesinde bunun farkına varan, halkla daha iç içe olan bir dönemdeyiz. Çünkü artık daha çok televizyon kanalı olduğu için daha çok oyuncu televizyona çıkabiliyor ve halkla ilişki kurabiliyor ve sokakta da halk daha çok kişiyi tanıyor. Toplam 70 dizi var, daha çok filmler çekiliyor, daha çok tiyatromuz var. Seyirci sayımız da artıyor, hem şehir tiyatrolarının hem özel tiyatroların. O yüzden daha mütevazı bir sanatçı topluluğu oluşuyor bence. Halkını daha yakından tanıyan, onlarla daha ilişki içinde olan, burada sanatçı derken oyuncudan bahsediyorum ben. Dikkat ederseniz özellikle İstanbul’daki özel tiyatrolar daha gerçek hikâyeler yazıyor, oynuyor ve yönetiyorlar. Bizim hikâyelerimizi, bizim toplumumuzdan gerçek karakterler, gerçek durumlar yazıyorlar. Çünkü onlar artık halkın içindeler, medyanın da burada etkisi var. Bunları görebilme imkânımız daha çok, ikincisi artık sokağa da çıkıyor sanatçılar. Bir kuşak steril yaşamış evet, şimdi o kırılıyor. Özellikle Şehir Tiyatrosu oyuncuları için bunu söyleyebilirim. Türk Tiyatro tarihine baktığımızda genellikle Şehir Tiyatrosu oyuncuları halkla daha iç içe olmuştur. Bugünkü 40 yaş altı Şehir Tiyatrosu oyuncusu daha da samimi. Fotoğraf çekme durumu daha çok olduğu için herkesle fotoğraf çektiriyor Şehir Tiyatrosu oyuncuları. Ya da diyelim sosyal medyadan mesaj yazıyor seyirci, bütün oyuncular cevap veriyor. Meselâ ben Geç Kalanlar ile ilgili çok güzel yorumlar alıyorum, cevap yazıyorum, hiç cevap yazacağınızı düşünmemiştik diyorlar. Biz zaten size sunduk bunu, sizden yorum almak için yaptık, size dokunduğunu görmek bizim için ödül, o yüzden ben bu ödüle teşekkür etmek istiyorum, diye cevap veriyorum.

Eserlerinden oyun hazırlayabileceğimiz Cevat Fehmi Başkurt, Necip Fazıl, Reşat Nuri, Nazım Hikmet gibi tiyatro metni de kaleme almış çok kuvvetli isimler var. Bir Adam Yaratmak’da Hüsrev, kendi ruhi meselelerinin içinden çıkamayıp kendini asan bir karakter. Böyle bir bunalımı dünyanın her yerinde görmek mümkün. Peki, bu kadar zenginliğin içerisinde bu eserleri niye evrensel bir hâle getiremedik, ne eksik?

Bence burada, bizim en önemli toplumsal zaaflarımızdan biri ya Batıyı çok yüceltiyoruz ya da kendimizi çok yüceltiyoruz. Oysa belirli bir mesafede durmamız gerekiyor. “Bir Adam Yaratmak”ta Hüsrev üzerinde biraz toplumsal dinamiklerin de etkisini görüyoruz. Bence toplumsal komplekslerimiz ile ilgili yani kendi özgüven eksikliğimiz mevzu bahis. Cahil cesareti derler ya öyle bir şey olabilir, ben yazdım ama onlar beğenmedi. Toplumumuzun en önemli eksikliklerinden birisi öz eleştiri yapamıyoruz. Meselâ ben kendi kişisel gelişimim ile ilgili bir şey söyleyeyim, 45 yaşındayım ve kendi öz eleştirimi en samimi ve en sert biçimde yapmaya başladığımda daha olgunlaştığımı ve daha mutluluğa eriştiğimi fark ettim. Hâlâ kendi öz eleştirimi yapmaya devam ediyorum çünkü toplumun dinamikleri değişiyor ve bu dinamikler içerisinde ben neredeyim? Toplumsal ilişkilerimiz, insani değerlerimiz, bunları nasıl karşılıyorum bunlara nasıl tepki veriyorum gibi şeyleri sorguluyorum. Şimdi Geç Kalanlar’a gelmek istiyorum bu noktada. Geç Kalanlar oyunu bütün bu çok görülen ama kendimizi yalan, farklı anlattığımız dünyaya kendi gerçekliğimizi tekrar gösterdiği için de bence çok önemliydi. Yani o yüzden insanlar etkilendi. Diyor ki, “Yalan karanlıkta bile parlar saklayamazsın”. İşte sanat, bu noktada işlevini yerine getirdi. Nihat olarak benim için de geçerli, oyuncularımız için de geçerliydi bu, söylediğimiz yalanlarla bizi yüzleştirdi. Demin dediniz ya her gün konuştuğumuz şey; beni yanlış anladı da o bana ihanet etti, annem de beni terk etti gitti, karım da beni anlamadı bunların hepsi her gün konuştuğumuz, otobüste ya da iki kuzen mutfakta buluştuğunda konuştuğumuz şeyler. Tabii burada yazarımızı mutlaka anmamız gerek, Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçılarından Pervin Ünalp üstadım, hayatın içinden olanı o kadar samimi bir şekilde tüm gerçekliğiyle ve aynı zamanda edebi ve felsefi bir noktaya oturtmuş ki, biz bunu sahnelerken kendi samimiyetimizi de keşfedip sahneye aktardığımızdan onun gerçekliği hızla geçmiş oldu.

Geç Kalanlar başarılı bir şekilde gidiyor. Şimdi neler var proje olarak ekleyeceğiniz, yeni sezonda bir şeyler görecek miyiz?

İki tane çocuk oyunum var, “Bisküvi Adam” ve “Yaşasın Barış” devam ediyor. Yapmak istediğim yerli yabancı çok proje var. Gerçekçi hikâyeleri seviyorum, dekoru falan hiç önemsemem başta da bahsettiğim gibi. Benim için insan, hikâye ve çatışma önemli. Azsa da onu çoğaltma peşindeyim. Çok proje yapmak istiyorum. Dünya Festivallerine katılmasını istediğim bir projem var, ilk etapta onu yapmak istiyorum. İnsanı tanımaya devam ediyorum ve en önemlisi de insanı tanıdıkça kendimi tanıyorum. Kendimi tanıdıkça daha çok mutlu oluyorum. Çünkü kendimle yüzleşiyorum. Ve bence dramatik sanatların da en büyük işlevi bu, insanı kendiyle yüzleştirmesi, kendine ait bir hikâyeyi tekrar ona canlı canlı vermesi. Tiyatronun en etkileyici tarafı bu, seyirci için de, oyuncu için de. Beş yüz kişiye birden bir şey anlatıyorsunuz ve o kişiler sizin anlattıklarınızdan ya etkileniyor ya da etkilenmiyor. Tiyatro bu yüzden çok önemli.

#kulistiyatro #röportaj #nihatalpteki

0 görüntüleme