Tiyatro ve Mahrem Varlığı


Oscar Wilde’a göre sanat bir ayna değil bir peçedir. Kendini imgelerle ifade eden sanat, özellikle sahne üstünde kendi örtülü uzamını yaratır ve bu uzam bedeni bir nesne olarak kullanır.

Sophie Calle’un ifadesiyle “sanatın, kendi yapmak istediklerini yapmaya olanak sağlayan koruması” aynı zamanda da kendi mahrem varlığının oluşmasına olanak sağlar. Burada kastedilen, izleyicinin fiziksel varlığından dolayı ortaya çıkan mahremiyet değil, yalnızca sanatın kendini ifade edebilmesi ve kendine içkin, örtülü bir varlığının olabilmesidir. Sanat yapıtı, üretildikten sonra artık tek başına bir şeydir ve onu üreten sanatçısından da bağımsız olarak varlığını sürdürebilir. Öte yandan, sanatın icrasındaki mahremiyet konusuna gelirsek, sanat için kesin bir ahlaksal tercih yoktur. “Erdem ve erdemsizlik yalnızca bir ressamın paletindeki renkler gibidir.”(Wilde, 1908).

İmgelerle örülü drama sanatının, sahnede görünenin dışında sahip olduğu estetik varlığı, oyunun metinden ve performansından kısmen bağımsızdır. Hatta metinden ve oyundan taşar. Elle tutulamayan bu mevcudiyet, kendine özel bir alana ihtiyaç duyar. Bu mahrem alan, bir başka şeyle ortaklaşa kullanıma açık değildir. Kullanılan kelimeler, ilk anlamlarından başka anlamlar ifade etmelidir. Ancak bu sayede özgün ve benzersiz bir varlık üretilebilir. Aksi durumda, bu mahrem uzamın benzersizliği tehlikeye girer. Bundan dolayı, izleyicinin birebir kendisiyle, kendi varlığını tamamlar. Tiyatronun çok disiplinli altyapısı, bu çokluğu mümkün kılar.

Sahnede sesli veya görsel ifadelerin bizzat kendilerinin, yeni bir anlamlandırmaya ihtiyaçları yoktur. Açıkça ortadadırlar, örneğin bir çiçek yahut sürekli ekonomik sorunlarından bahseden bir memur. Bu araçlarla izleyicinin, asıl anlatılmak isteneni anlaması için çıkarım yapması, bakmaktan öte, oyuna dâhil olması gerekir. Ortaya konan sanat yapıtının örtük anlamına ulaşabilmek, bakmaktan biraz daha fazla çabaya ihtiyaç duyar. Seslerin, kelimelerin ve hareketlerin dışında, daha derinde, düşünsel ve duygusal bağlantılar geliştirilmelidir. Bu arayış, adeta oyun içinde bir oyundur. Sanatın kendisi, izleyicisine mahrem ve saklı alana, kurguladığı bu oyunla girmeyi vadeder. Bu açıdan, çoğulun içinde tekliği mümkün kılan kendi duvarları ve sırları vardır.

Tiyatronun, ‘gerçek bir zamanda’ izleyiciyle iletişime geçmesi, önceden kurgulanamayacak karmaşık bir paylaşımı mümkün kılar. Sahne ile izleyici arasında üretilen tüm anlamlar ve ortaya çıkan hisler, orada ve o anda yeniden inşa edilir. Tam da burada, drama sanatının mahremiyeti, başka anlara taşınamaz varlığı, inkâr edilemez bir biçimde netleşir. Tanık olunan ve içine o ‘an’da dâhil olunan oyun, izleyiciyle zamansal bir nitelik kazanır. Hemen orada, artık izleyici ve sahne arasında karşılıklı olarak oluşturulan bir varlık söz konusudur.

Bu yeniden inşa, izleyiciden izleyiciye farklılık gösterebilir. Çünkü oluşturulan estetik anlam, zamandan bağımsız olmamakla birlikte, yalnızca oyuncu tarafından yaratılmaz. Orada ve gerçek zamanlı olarak karşılıklı üretilir. Şimdi ve buradalığı ile zamana bağımlı söz konusu değişkenlik, gerçeğin üretkenliği ile ilgilidir. Mark Twain’e göre gerçek, kurgudan çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir. Çünkü̈ kurgu, olabilirlikleri gözetmek durumundadır; gerçeğin ise öyle bir zorunluluğu yoktur.

Tiyatronun göstermeye bağlı metin niteliği, edebiyatla, tiyatro oyunu arasında ortak bir alana sahiptir. Sahnelenecek oyun, edebi bir metindir. Bununla birlikte, yazılı ifadeden performansa dönüşürken, metin bir metamorfoz yaşar. Kelimelerin sözlük anlamından öte, anlatılmak istenen, performans araçlarıyla yeniden üretilir. Böylece oyun, imgeler ve örtülü anlamlarıyla üç boyutlu hale gelebilir. Artık, yaşayan ve iletişime geçilen bir bedene sahip olur.

‘Özün ne senin, neden yapıldın sen, Tenindeki bu milyonlarca garip gölge neden? Herkesin bir tek, bir tek gölgesi olduğu halde, Tek sen, her gölgeyi ödünç alabilen sen.’ Shakespeare”in ünlü sonelerinden (LIII) bu alıntı, bize oyunun içinde gezen bu örtülü varlıktan bahseder. Kelimelerin genişletilmiş uzamları ve imgelerle konuşan bu varlık, aslında sanat eserinin kendi içkin ruhudur. Sanatçısından bağımsız hale geldiği andan itibaren yeniden ve sürekli olarak üretilen bu varlık, her insanla kendi bağlarını kurabilir.

Özgürleşen Seyirci’ kitabında Rancière; Makbul bir sanat eserinin, belli bir gerçekliği açığa çıkarmak yerine, izleyene onu istediği gibi yorumlama hakkı ve özgürlüğü tanıyacak zemini sunmalıdır demektedir. Başka bir deyişle, örtük olan o mahrem alan teşhir edilmemeli, izleyici ve sahne arasında belli belirsiz muhafaza edilmelidir. Ancak bu sayede izleyici, özgür olabilecek ve kendi yeniden üretimini gerçekleştirebilecektir.

Kaynakça

Oscar Wilde, “Letters on Dorian Gray”, Miscellanies, Complete Works of Oscar Wilde, ed. by Robert Ross, Massachusetts, The Wyman Fogg Company, 1908, s.149) Rencière, Jacques.(2008) Özgürleşen Seyirci , Metis Yayıncılık 2010. İstanbul, s. 17.

#tiyatro #oscarwilde #sanat #makale

0 görüntüleme