Ne Kibir Ne İhtiras Bu Yalnızca İman Antigone


Antigone, tüm tragedya kızlarının en ahlaklısı, en imanlısı, en merhametlisi… Fakat nasılsa ölümünden neredeyse iki bin beş yüz yıl sonra bile adı, otoriteye başkaldırmak dendi miydi akla ilk gelen cesur insanlar arasında geçiyor. Antigonemiz hakikaten otorite düşmanı mıydı yoksa bu onun fıtratındaki olağanüstü teslimiyetin, maddi bir bakış açısıyla yeniden ve haksızca yorumlanması mıydı, buna karar verebilmek için o doğmadan çok çok evvel başlayan hikâyesine bakalım.

O henüz dünyada yokken babasının, annesinin, babaannesinin, dedesinin günahları onun bahtsızlığını mayalamıştı ve Antigone, adına yaşam denilen o bedel ödeme süresince nasibini yalnız azaptan yana doyasıya aldı; ne anne babasına doydu, ne kardeşlerine, ne de nişanlısına… Neydi bu bedeller ve ailesi ona nasıl bir günah yükünü miras bırakmıştı, kâhin Teiresias’ın kör gözlerinin çoktan gördüğü, aileninse bir türlü inanmak istemediği dehşet neydi ve bunların zavallı Antigone ile ne ilgisi vardı?

Antigone’yi tanımaya dedesinden başlayalım evvela. Dedesi öz oğlu tarafından öldürüleceğine dair bir kehanet sebebiyle, biricik oğlunu daha üç aylıkken ayaklarından bağlayarak ormana ölüme terk etmiş bir adam, babaannesiyse bu duruma itiraz dahi etmeyen bir kadın, zira aynı kehanette kendisinin de öz oğluyla ilişkiye gireceği ve çocuklar doğuracağı söyleniyordu. Heyhat, tragedya kâhinleri ne zaman yalan söylemiş ki… O çocuk başka bir kucakta büyüyor, kehanetinden kaçayım derken tanımadığı öz babasını öldürüyor, tanımadığı öz annesiyle evleniyor ve o kadından dört çocukları oluyor, işte zavallı Antigonemiz de o bahtsız çocuklardan biri, öz babasının kardeşi olarak dünyaya geliyor.

“Acaba Oidipus’tan miras kalıp da Zeus tarafından bizim hayatımızda acısı çıkarılmayan başka bir felaket daha var mı?”

Bunu kızkardeşi İsmene’ye sorarken imanından şüphesi yoktur Antigone’nin. Başına gelenler tanrıların buyruklarıdır. Onların takdir ettiğinden başka bir kaderi yaşamaksa mümkün değildir.

“Çünkü hiçbir ıstırap, hiçbir dehşet, hiçbir acı, hiçbir zillet yok ki bunu şimdiye kadar biz iki talihsiz görmüş olmayalım…”

Oidipus’tan olma, İokaste’den doğma bu iki kızın görecek acıları kalmış mıydı: Anneleri intihar etmiş, babaları kendisini kör ederek ülkeyi terk etmiş, iki erkek kardeşi birbirlerine karşı savaşırken ölmüş, üstelik kral olan dayıları onlardan birinin ölüsünün gömülmesine izin vermemiş ve zavallıyı kurtlar kuşlar yesin diye ferman çıkarmış… Bu meselelerin hiçbiri Antigone’nin şahsıyla ilgili değil, aile bireylerinin şahsi günahları, hırsları, kibirleri, egoları, zulümleri fakat bedeli ödemekten kurtulmuş olmuyor ki Antigone. Üstelik böylesi bir imana sahipken, ailesine bu derece bağlıyken başka nasıl yaşayabilirdi ki…

Neydi Antigone’nin istediği: Kardeşini hayvanlar yemesin, o da diğer kardeşi gibi bir kabre girebilsin, ne kadar günahı olursa olsun ki o da günahkâr ile tanrıların arasındaki bir meseleydi, dirilere düşen görev ölüyü toprağa teslim etmekti ne de olsa.

“Dirilerden çok ölülerin hoşuna gitmek isterim. Çünkü onların yanında ebediyen kalacağım. Sen işine gelirse tanrıların katında şerefli olanı hor görebilirsin.”

Kreon onun hem dayısı yani ailesinden kalan tek büyüğü, hem kralı yani babasından ve erkek kardeşlerinden sonra tahtı yöneten otorite, hem de kayınpederi idi. Antigone onun hangi sıfatıyla karşı karşıya gelse muhakkak yenilmek, boyun eğmek zorundaydı. Bu yüzden Kreon’un sıfatlarını da, kendine ait yeğen, kadın, tebaa, gelin sıfatlarını da hiçe sayarak yalnızca imanlı bir insan gibi çıkmıştı onun karşısına.

“Bana bu emri veren Zeus değildi…/… Ve senin emirlerinde insan sözlerini tanrıların yazılmamış, değişmez kanunlarından daha üstün yapacak bir kudret bulunduğunu zannetmiyorum…”

Kardeşini gömmeye çalıştığı için ölüm cezasına çarptırılan Antigone’yi kurtaracak hiçbir güç yoktu artık. Adil bir hükümdar olduğunu iddia eden Kreon için akrabayı kayırmak olacak iş değildi. Antigone’ye tövbe fırsatı da vermek için onu bir mezarın içine öldürmeden koyma cezasına çarptırmıştı, belki de bir umut, Antigone’nin pişman olacağını düşünmüştü. Fakat Antigone kutsal olana teslim etmişti kendini ve bir ölümlü olduğunu hiçbir zaman unutmamıştı:

“Günün birinde öleceğimi senin tellalın bağırmazdan evvel de biliyordum.”

Ona babası gibi inatçı deseler de o yalnızca şerefiyle yaşayıp ölmek isteyen bir kızdı.

“Ben kendi öz kardeşimi mezara koymuş olmak gibi asil bir şerefi başka nerede kazanabilirdim?”

Elbette diğer genç kızlar gibi hayalleri de vardı.

“Dostlardan, teselli edici gözyaşlarından ve kocadan mahrum olarak, sonu mezara varan feci yolculuğa çıkıyorum. Ey göklerin ışığı, senin gözüne bakmak bundan sonra bana hiç nasip olmayacak…”

Evlenecekti…

“…Ey mezar, ey kayalar içinde oyulmuş gelin odası, ey içinde ebediyen oturacağım karanlık zindan…”

Kız kardeşinin dahi ortak olmadığı, insani, ahlâki bir derdi vardı onun. Bedelini öderken de kız kardeşini bundan ayrı tuttu.

“Ben, zavallı, dostlardan mahrum, terk edilmiş olarak canlı canlı ölülerin karanlık çukuruna ineceğim.”

Bu teslimiyetinin ardında son ana kadar kurtulacağına dair bir inanç da taşıyordu, öyle ya, Medea günahkârı için göklerden inen arabalar yalnızca tanrıların buyruklarını yerine getirmek isteyen Antigone için neden inmeyecekti ki…

“…Tanrıların hangi kanununu çiğnedim ki? Bu bedbaht halimle tanrıların yüzüne nasıl bakacağım? Tanrılara karşı vazifemi yaptığım için bana tanrısız dediler, artık ben kimi imdadıma çağıracağım? Fakat ne olursa olsun eğer tanrılar bunu uygun buluyorlarsa ben tahammül edip suçlu olduğumu itiraf ederim fakat bunlar suçlu iseler dilerim ki bana haksız yere yaptıklarından daha betere uğramasınlar…”

İnmemişti arabalar, götürmemişlerdi Antigone’yi bu azaptan uzağa. O diri diri mezara inerken son sözüyle zalim kralı işaret ediyordu, yeğeninin ölümünden sonra oğlunun ve eşinin ölüsünü görecek olan kralı…

“Mukaddes olan şeyi mukaddes tuttuğum için neler çektiğimi ve kimden çektiğimi görün!”

Antigone’nin eylemi bir imani mesele idi, Sophokles ona böylesi bir yazgıyı uygun görmüştü. Fakat oyunu uyarlayanlar onu bu imandan koparıp yalnızca otorite karşıtlığı meselesine odaklandıkları için tepetaklak ettiler Antigone’yi. M.Ö. 442 yılının Antigone'sini 2.Dünya Savaşı ortamında yeniden düşünen ve kurgulayan Brecht ondaki bilinci beğenmeyip yepyeni bir bilinç bağışladı Antigone’ye, başkasının ölüsü için yapmadığı fedakârlığı kendi kardeşi için yaptığından dolayı bunun gecikmeli bir eylem olduğunu düşündürdü, tabii yine ölüme mahkûm edildi, yine öldü. Jean Anouih’in Antigone’si ise daha saf, daha bilinçsiz, sadece mutlu yaşamak, hür yaşamak isteyen bir kızcağız. Kemal Demirel’in Antigone’si ise felsefe mezunu, maden işçileriyle birlik halinde insanca yaşamak isteyen halkını düşünen bir eylemci. Antigone eylem yönüyle bunların hepsi olabilir, iman yönüyle hiçbiri olmayabilir. İçindeki tanrı inancını alıp yerini toplum, hürriyet, adalet inancıyla doldurdukları kukla Antigoneler de Antigone’nin içinden çıkmıştı elbette, yine de içinden imanı alınmış bir Antigone, Antigone değildir.

#tiyatro #makale #antigone #oidipus #zeus

0 görüntüleme