Sanatın artığı, faydası


Arte Util, (Türkçe ‘yararlı sanat’ olarak çevrilebilir) sanatın kullanıcıları olan ve bu kullanıcılara çeşitli biçimlerde yarar sağlayan bir pratik olarak kabul edilebilir. Bu faydacılığın yanı sıra toplumsal anlamda dönüşüm yaratmak hedefiyle bir araç olarak kullanılan durumlar ya da toplumsal ve siyasal sorunların çözümünde bir rol üstlendiği hâller bu kavramın kapsamında sayılabilir. Peki, bu faydacılık sanatın kendi özgün doğasına uygun mudur? Sanat böyle görevler üstlenmek zorunda mıdır? Öncelikle bunu tartışmak yerine, zaten sanatı bir merhem olarak gören tarihinden biraz söz etmek istiyorum.

Sanatın işlevselliği elbette ki yeni bir konu değildir. Eski Yunan’da zanaat ve sanat’a bir tek ad verildiği (techne) dönemde, sanatçılar, yaptıkları işin el çalışması değil, beyin çalışması olduğu ve kendilerinin de yüksek tabakaya (yarı tanrısal statü) uygun oldukları konusunda ısrar etmişlerdi. Bunu ispat için de, sanatta estetik yaratıya önem vermeye ve toplumca yüksek konuların üzerinde durmaya yönlenmişlerdi. “Kabul etmeliyiz ki, gözün gördüğünü elin açıkça kopya ettiği bir portre ya da manzara resmi yapımının biraz el emekçiliği gibi görünen tarafı var; ancak bu işin zanaatkârlıktan öte bir şeyler gerektirdiğine hiç kuşku yok: Bu iş bilgelik ve hayal gücü gerektiriyordu (Gombrich, 1997: 465). İşte bu ayrımda sanatçı, basit halk sınıfının üstünde konumlanmış, kendi vazgeçilemez varlığını ortaya koymuştu.

E. H. Gombrich, “Sanatın Öyküsü” adlı eserinin Giriş bölümünde “Sanat diye bir şey yoktur aslında, yalnızca sanatçılar vardır’ diyerek, sanatın soyut değerini, sanatçıya atfedip, ortaya daha somut bir gerçeklik iddiası atmıştı. Sanat üzerinde yapılacak her türlü tartışmayı sanatçı üzerinden üreterek, sanatın faydası yerine sanatçının faydası çok daha kolay ölçülebilir ve dahası yönlendirilebilir olmaktaydı. Çünkü ilahi olanla sıradan insanlar arasında yer alan estetik ve teknik bilgiyle donatılmış bu faydalı insanlar, Antikite’den bugüne, toplumsal bir göreve sahipti; sanatlarıyla hayatı anlamlandırmak, topluma yön ve zevk vermek.

Sanatçıya yüklenen bu misyon, Ortaçağın başlarında okuma bilmeyen insanlara dinsel doktrini öğretme göreviydi. Sanat, hem burjuva hem de sıradan halk için birçok şekilde dine hizmet edebilmekteydi. Daha sonraları, Rönesans devri sanatında ise, kilise ideallerinin yerini, şehirlerdeki özgürlük hareketine bağlı dünyasal ideale bırakmıştı (Plehanov, 1987: 43). Başka bir deyişle, sanat profanlaşmaya ve sekülerleşmeye başlamıştı. Kutsal olandan, kutsal olmayana, burjuva yerine kent insanının yaşamına, yani maddesel dünyaya yönelen sanat, yeni toplumsal konular ve öze hitap etmeye başlamıştı. Bu noktada sanatçı, sanatını maddesel dünyaya indirgeyerek, çalışan insanı ve yaşamını, sanatına konu etmiş, otorite yerine toplumun yeni gücü olan sıradan halkın tarafına geçmişti.

Sanayileşme ise, sanatçının yanı sıra, sanat üreticilerini ortaya çıkardı. Bu yeni aktör fayda üretmek yerine, sanatı kitleler için bir meta olarak üreten ve sanattan fayda sağlayan yeni bir ‘kutsal’dı. Bu yeni ilah, sanatçının aksine birbirine gün geçtikçe daha çok benzeyen tek tip düşler için, tek tip haz/sanat üretiyordu. “Kapitalist düzen, sanatı afyon olarak çoğaltmanın kazanç olanaklarını hemen sezdi. Düşlerdeki imge bir ticaret metası oluyor, yoksul kız milyonerle evleniyor, pısırık delikanlı bileğinin gücüyle kendisine düşman, çapraşık bir dünyanın bütün engellerini ve güçlüklerini alt ediyordu. Peri masallarının mantığı çağdaşlaştırılıyor ve yığınlar için çoğaltılıyordu.” (Fischer, 1995: 202).

Sanatçının varlığı burada tehlikeye girmiş, kendine yeni bir güç alanı ve görev edinme ihtiyacı duymuştu. “Sanatçılar, yükselen kapital sistem, insanların mekanikleşme ve otomatikleşmesi; aşırı düzenli ve standartlaşmış bir hayata sahip olmalarından ürkmekteydi. Kişisel tuhaflıklara, kaprislere hâlâ izin verilen ve dahası değer verilen tek yer sanat olmasından dolayı bu duruma karşı çıkışın adresi de burası görülmektedir.” (Gombrich, 1997: 613). Böylece sanatçı, artık toplumsal gücünü ve otoritesini yeniden elde etmek için “kapital sistemde, biopolitikalarla savaşan toplumsal görevini” yeniden yapılandırdı.

Sanatçı, sanatıyla toplumsal veya siyasal soruna işaret eden, toplumun önünde yer alarak toplumsal dönüşümde rol almaya yeniden odaklandı. Özellikle sanatın izleyiciler yerine kullanıcılara dönüştüğü bu yeni yaşamda, sanatçının görevi çok daha ciddi bir hâl aldı.

Örneğin, Türkiye’nin özellikle ulus devlet inşaasında, yüzünü batıya dönmüş genç cumhuriyet için vaz geçilemez bir güç, Hobsbawm’ın söz ettiği “Birtakım kurallar, ritüeller ve semboller yoluyla çevrelenmiş, tekrar edilen davranış biçimleri yerleştirmeyi amaçlayan pratikler olarak’ sanat, ‘icat edilmiş bir gelenek” olarak kullanılmıştı.

Tüm bunlara bakıldığında sanatın işlevi, bir başka deyişle araç olarak kullanılması kuşkusuz var olduğu andan itibaren kendiyle birlikte olagelmiştir. Bunu, örneğin mağara resimlerinden günümüze kadar aktarılan bilgilerden de çıkarabiliriz. Fakat bu işlevsel yanı, sanatın bir görevi mi yoksa bir sonucu mu? Bunun üzerine biraz daha düşünmek gerekiyor.

Mağara adamları yaptıkları resimleri geçmişi aydınlatmak için mi yahut estetik zevk için mi üretmişlerdi? Yoksa, sonradan sanatsal değer kazanan bu çizimler, insanın doğasından gelen bir motivasyon, bir paylaşım aracı mıydı? Hayata dair deneyimledikleri ve elde ettikleri bilgileri kayıt altına alan bu resimler, aynı anda birçok anlamın yanı sıra fayda da sağlamışlardır. Sanat’ın bu çok yönlü kazanımı, içinde taşıdığı yaşamın kendisine dair olmasıyla ilgilidir. Sanat ne içindir klâsik sorusuna verilen ‘Sanat Sanat İçindir’-‘Sanat Toplum İçindir’ iddiaları bir kenara, sanat tıpkı bir insanın var olması gibi tek, doğrudan ve yalnızca herhangi bir şeyden dolayı değildir. Aksine, hangi kutsal amacı, ideolojiyi, felsefeyi, ya da faydayı varsayarsak sayalım, aslında sanat kendinden önce bir şeye hizmet edemeyecek kadar kendine içkindir. Ancak kendi özüne hizmet edebilir. Ürettiği tüm faydalar sanatın yan ürünleri, artıkları, farklı yansımaları, çıkarımları, çıktılarıdır.

Sanat, elbette ki bir çıkış noktasına ihtiyaç duyar. Bu, politik, ekonomik, siyasal, duygusal vb. olabilir. Hatta bir süre bu çıkış noktasına hizmet edebilir. Fakat kendine ait mutlak bir ruhu olan sanat eseri, icra edildiği/yaratıldığı andan itibaren kendi çoğulluğunu ve zıt anlamlarını da üretmeye başlar. Her an yeniden ve herhangi bir şey için var olur.

Faydalanılan Kaynaklar;

FISCHER, Ernst, (1995), Sanatın Gerekliliği, (Çev. Cevap Çapan), Payel Yayınları, İstanbul. GOMBRICH, E. H., (1997), Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi, İstanbul. PLEHANOV, George, (1987), Sanat ve Toplumsal Hayat, Sosyal Yayınlar, İstanbul. YILMAZ, Ensar, (2010), Sanayi̇ Toplumunda Sanatın İşlevselli̇ği, Bartın Üniversitesi, Bartın.

#sanat #fayda #dosya #fischer #tiyatro #makale

0 görüntüleme