İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı

En son güncellendiği tarih: 18 Ara 2019



Ali Cüneyd Kılcıoğlu’nun yazıp Atilla Savumlu’nun yönettiği, Eskişehir’in profesyonel tiyatrolarından Odunpazarı Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği, Ömer Burak Ünal’ın oynadığı, Anıl Işık’ın dekorlarını tasarladığı oyun Ikinci Dereceden Işsizlik Yanığı, hüzünlü bir komedinin önce metne, sonra sahneye uyarlanmış bir halidir. Tek kişilik bir oyundur.

Oyun; meddahlıkla tek kişilik komedi gösterileri (Stand-up) arasında bir yerde durmaktadır. Meddahın hikâye anlatma sanatı tek kişilik komedi gösterilerinin; ‘hikayeyi kısa kes ve hemen espri yap’ anlayışına dönünce ortaya kimliği belirsiz – kesinlikle olumsuz değil- bir metin çıkmış. Metin pek çok dilden pek çok karakterle anlatılan hikayelerin tek bir ortak noktada buluşması gibi sunulmuş. Tabii bunu sunarken hemen espri yap anlayışı, metin tiyatronun o üst dil kavramını yıkın- tıya uğratmış ve gündelik bir dile, basit bir anlatıma bürünmüş.


Yazılan metnin öncelikli başarısı ülkede her geçen gün gittikçe kötüleşen ekonomik duruma endekslenmiş olmasıdır. Endeks kelimesini özellikle seçmiş olmamın nedeni oyunla yakından ilgili bir kelimenin yani “Borsa”nın endeksle yakından ilişkili olmasındandır. Borsa ve endeks arasındaki bağlantı, işsizlik ve oyunun “Erkek” karakteri arasındaki bağlantıda kendini gösterir. Çünkü borsa nasıl endeksle bağdaşıksa, Erkek karakteri de işsizlikle bağdaşıktır. Birbirlerinden ayrı düşünülemezler. İşsizlik bağlamında karikatürize edilmiş bir karakterle karşı karşıya kalırız lakin oyun ilerledikçe karakterin tipten daha çok karakter olduğunun emarelerini de alırız.

YÖNETMEN ATILLA SAVUMLU GENEL OLARAK IZLEMESI KEYIFLI BIR IŞ ORTAYA ÇIKARMIŞ. OYUNCU ÖMER BURAK’IN ÇALIŞMASI BU KEYIFLI IŞI ÜÇ BOYUTLU HALE GETIRMESIYLE KATKI SUNMUŞ. YER YER ZAMAN-MEKÂNDAN KOPUK VE YORGUN GÖRÜNÜYOR OLSA DA GENEL ANLAMDA KARAKTERI SAHNEYE IYI TAŞIMIŞ. ERKEK KARAKTERININ ZAYIFLIKLARINI, INANÇLARINI, SORGULAMA VE HIKÂYELERI ANLATMA ANLARINI IYI KURGULAMIŞ.

Oyunun geçtiği dönem yazar tarafından özellikle seçilmiş. 2001 yılının henüz başlarında fırlatılan anayasa kitapçığının ardından yapılan acemice açıklamalar ülkeyi ekonomik krize sürükledi. Sonraki süreçte yer yer düzelmeler olsa da ekonomi kendini bir türlü toparlayamadı. Fakirin her geçen gün daha da fakirleştiği, işten çıkarmaların çoğaldığı, doların Türk parası karşısında birden değer kazanmasıyla zenginlerin daha zenginleştiği süreç kapitalizmden yana ilerlemeye başladı. Devam eden süreçte 11 Eylül’de Ikiz Kulelerin vurulması olayı ise ülkedeki dolar kurlarının tarihi dönüşümüne sebep oldu. Yazarın her bölümün başında verdiği olaylar da bunu gözler önüne seriyor. Erkek karakteri de ülkenin -daha çok inişli olsa da- inişli çıkışlı grafiğinde kendisine aynı ayarda bir yer buluyor. Ülke gibi gittikçe dibe çöküyor. Ülkenin umudu gibi umutlarına sarılmış yaşamaya çalışıyor. Kapitalizmin sömürge toplum anlayışının bir kurbanı olarak çırpınmaları ancak umutla bağdaştırılabilir.



Yazarın kitabında, oyunu anlatan kısımda belirttiği gibi, anlattığı temel çatışmaya bağımlı ama birbirlerinden bağımsız hikâyeler arkadaşlarının başından geçen hikâyelerdir. Yazar aynı zamanda burada yazdıklarıyla da oyunu destekleyip, ülkemizdeki pek çok “Erkek”in başından geçen olayları anlatıyor. Iş görüşmeleri, absürd teklifler, ülke durumunu bahane ederek sunulan asgarinin asgarisi ücretler, sınırsızca yaptırılan ve karşılığı ödenmeyen mesailer… Bugün yazılmış olsa buna bir de son dönemlerde meşhur olan kelime “mobing” i eklemek lazım… ‘Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin!’ bakışından dünyada kendine bir yer edinme çabası… Kadınların işi ise erkeklere göre çok daha zor. Yer yer kölelikle benzeştirilebilir. Neticede Erkek karakterimiz artık sınırda. Bir adım sonrası intihar. Daha ülke o zamanlar fakirlerin siyanürle intihar ettiği bir bunalıma sürüklenmedi. Belki de bugünün gösterdiği durum, o günlerden kendini belli etmişti. Geçen sene (2018) itibariyle yirmi beş milyon kişinin kredi kartı ve bankaya olan borçlarından ötürü avukatlık olduğunu ülkenin meşhur bir özel televizyon kanalı açıklamıştı. Özetle metin içeriği bakımından, Türkiye gibi ülkelerde her geçen gün daha da değerli bir hale geliyor. Kaotik bir dünyanın geleceğini de buradan okuyabiliriz.


GOGOL BIR DELININ HATIRA DEFTERI’NDE POPRISÇIN’I SEYIRCIYI ORTADAN KALDIRIP KENDI KENDINE YAZAN VE KONUŞAN BIR KARAKTER OLARAK KURGULAMASI KARŞISINDA YAZAR ALI CÜNEYD OYUNUNU SEYIRCIYI GÖREREK KURGULAMIŞ.


Karakterimiz de kendine bu dünyada yer bulamayan, fakirliğin art damarlarında gezen, bu sebeple sevgili de bulamayan, dolayısıyla evliliği hayal bile edemeyen, anne evinde günlerini geçirmekten başka çaresi olmayan, çaresizce didinen ama bir yandan da bu toplu işçi katliamına katılmamakta direnen ve onurlu bir genç erkek… Üstelik komik… Yaşadığı travmatik olayların içindeki mizahı cımbızla seçip çıkarabilen, hüzünlü, kızgın, komik ve depresif bir karakter… Psikolojisi bozulmakla bozulmamak arasında kalmış bir insanoğlu… Geleceği mutlak ki şizofreni ve sonra ki geleceği de paranoid şizofreni. Gogol’un yazdığı o büyük eser Erkek karakterinin sonrası gibi görünebilir.


Gogol Bir Delinin Hatıra Defteri’nde Poprisçin’i seyirciyi ortadan kaldırıp kendi kendine yazan ve konuşan bir karakter olarak kurgulaması karşısında yazar Ali Cüneyd

oyununu seyirciyi görerek kurgulamış. Dolayısıyla oyunun psikoloji servisinde başlaması ve Erkek’in sanki psikoloğa anlatıyor gibi olayları seyirciye anlatması bir nevi seyirciyi psikolog yerine de koyuyor düşüncesini uyandırıyor. Bu açıdan bakınca psikologlar sorunun hem kaynağı hem de çözümü gibi konumlandırılmış. Eskişehir’de sahnelenen bu oyunda yönetmen bu ayrıntıyı ya atlamış ya da görmezden gelmiş. Çünkü kısaltılmış metinde -ki metnin tamamı kendini tekrar eden, çatışmayı bir yere kadar getirip orada öylece bırakıp aynı çizgide sürükleyen bir yapıda tasarlanmış- seyirci psikolog değil, sadece seyirci olarak kalmış. Gülüyor, eğleniyor, alkışlıyor… Tek kişilik komik gösteriler gibi. Oysa diğer açılardan bakılmış olsaydı rejinin tamamı değişebilirdi. Bu metin biraz da bu riski istiyor gibi. Tabii yapılmayan ya da düşünülmeyen ayrıntılar üzerinden değil icra edilen, eserin sahnedeki vücut bulmuş halinden bahsetmek gerekir. Bu anlamda yönetmenin genel olarak risk almadan ve sıradan bir reji uyguladığını söylemek fazla olmaz.


KARAKTERIMIZ DE KENDINE BU DÜNYADA YER BULAMAYAN, FAKIRLIĞIN

ART DAMARLARINDA GEZEN, BU SEBEPLE SEVGILI DE BULAMAYAN, DOLAYISIYLA EVLILIĞI HAYAL BILE EDEMEYEN, ANNE EVINDE GÜNLERINI GEÇIRMEKTEN BAŞKA ÇARESI OLMAYAN, ÇARESIZCE DIDINEN AMA BIR YANDAN DA BU TOPLU IŞÇI KATLIAMINA KATILMAMAKTA DIRENEN VE ONURLU BIR GENÇ ERKEK…



Çünkü öncelikle oyunda sahneye konulan dekorun oyuna hastalık bağlantısı ile bağdaştırılmış olması yetmemiş. Tamamı açık sarı renkte tasarlanan dekor, genel ışık her yandığında –ki oyunun azımsanmayacak bir bölümü genel ışıkta geçiyor- seyircinin gözüne yansıyor. Bu da oyunu izlemeyi zor hale getiriyor. Dekoru tasarlayıp sahneye uyarlayan Anıl Işık, aslında kendinden beklendiği üzere oyuna değişik bir bakış açışıyla yaklaşıp karakteri karikatürize görüp, dekoru da öyle çizmiş. Buradaki sıkıntı karakterin yer yer karikatürize davranışları karşısında genel bakışta karikatürize olmaması… Çünkü yaşadığı travmaları, ailesini, geçmiş hayatını, arkadaşlarını ve saire pek çok ayrıntısını öğreniyoruz. Karakteri karakter yapan özellikler toplumsal, psikolojik ve fizyolojik özellikleridir. Bu özellikleri de metindeki karakterde görüyoruz. Yazarın ülkedeki belki dünyadaki pek çok işsizde birleştirdiği ve bilhassa tipleştirdiği anlar var ama genel olarak baktığımızda karakter diyebileceğimiz Erkek’in arkasına tamamen karikatürize bir dekor konularak ve göz alıcı bir renk seçilerek oyuncunun rolü bastırılmış. Ayrıca dekorda bulunan sandalye, koltuk ve askılık dışında kullanılmayan her şey bize Çehov’un; “Sahnede bir silah varsa, patlar!” sözünü hatırlatıyor. Dekorun işlevsizliği, yönetmenin de oyundaki en temel başarısızlığı olmuş. Dekorun kendi başına anlamlı olan yeri küçük ayrıntılardan oluşuyor. Bu da Anıl Işık’ın daha önceki oyunlarında tasarladığı dekorları düşündüğünde insanı kendisine hayran bırakıyor. Dekorun içine çizilen ‘Kafes’ karakterin içinde bulunduğu dünyayı, ruh durumunu ve ilişkilerini tek bir nesne ile çözmüş. Erkek, kafesin içinde… Bu ayrıntı Anıl’ın sanat anlayışının ve metinlere bakışının genel göstergesidir. Hiç beklemediğiniz bir noktada, derin anlamlar gizlidir. Nitekim çizilen tek boyutlu sobadan çıkan üçboyutlu demirler karikatürize dekoru da Erkek gibi karakterleştirmiş.


Yönetmen Atilla Savumlu genel olarak izlemesi keyifli bir iş ortaya çıkarmış. Oyuncu Ömer Burak’ın çalışması bu keyifli işi üç boyutlu hale getirmesiyle katkı sunmuş. Yer yer zaman-mekândan kopuk ve yorgun görünüyor olsa da genel anlamda karakteri sahneye iyi taşımış. Erkek karakterinin zayıflıklarını, inançlarını, sorgulama ve hikâyeleri anlatma anlarını iyi kurgulamış. Ortaya çıkardığı karakter metnin ismine yaraşır şekilde ikinci dereceden işsizlik yanığı taşıyan bir karakter olmuş. Lakin temel bir sıkıntı var: Oyuncunun sahnede seyirciyi kontrol edemeyişinden kaynaklı olarak vukuu bulan bir özel durum. Komedilerde verilen ‘es’ler hayati önem taşır. Yönetmenin sanki seyirci sıkılacakmış algısıyla oyuna dokunması, seyircinin komik ve kara komedi durumlarda tepkisini vermesini engelliyor. Böylece yetmiş dakikada sadece arada bir iki saniye gülebilecek anlar yakalayanlar rahatça gülüyor, kalanlarsa kendilerini kasıyor. Bu kasma durumu önceden düşünülmüş ve oyunu elbette ki bir yere, yani kara mizahın o seyirciyi tutmak istediği -arada derede- bir yere koyması hedeflenmiş olabilir ama bu noktada, karakter geçişleri heba edilmiş oluyor. Oyunda, oyuncu kendisinden başka kişileri de gösteriyor. Sadece gösteriyor. Bunlar Turgut Özakman’ın deyişiyle tipik karakterlerdir. Bu o tipik karakterlerin seyirciye aktarılması için yazar tarafından özellikle seçilmiş bir durum belli ki; lakin oyunun hızına seyircinin yetişemediği gibi, oyuncu da yetişemiyor ve kişilerin geçişleri birbiri içine geçiyor. Buna rağmen oyuncu değişik tipler yaratmada başarılı olmuş. Her tipin kendine has bir duruşu, bir konuşması ve bir hikâyesi var. Bu da o tiplerin çoğunu izlemeyi keyifli hale getirmiş.


Oyunun en can alıcı noktası muhakkak ki, Erkek karakterin işsizlik yüzünden içine düştüğü durumların gittikçe sinir katsayısını artırması… Burada metinle ilgili temel bir sıkıntıdan bahsetmek yerinde olacak. Yazar, oyunda çok fazla didaktik bir kullandığından, tiyatro metninde asıl olan ‘direkt söylememek, gizlemek, hissettirmek’ durumlarına hiç dikkat etmemiş. Seyirciye, düşünmesi ve/veya kendi kendine kurması için herhangi bir alan tanımamış. Yazar söylemek istediği her şeyi karaktere söyletmiş, vermek istediği tüm mesajları bir bir açıklamış. Kısaltılmış metinde de buna hiç dikkat edilmediğini belirtmeliyiz. Kendisiyle dalga geçen Berna Hanım’ı eleştiren Erkek –ki burada herkesin bir ismi var ama anne ve Erkek karakterinin yok ve ayrıca Berna Hanım için mesela seyircinin düşünmesi gereken şeyleri yazarın kaleminden de tek tek okuyoruz- onun köpeğine bakıcı olarak işe başlıyor. Kendince düştüğü en kötü durum bu! Bundan kötüsü olamaz! Işte Erkek karakterin hem metinde hem oyunda başarısı bu… Dünyayı kendinden gören bir karakter… Kendisini eleştirenlere kızarken herkesi eleştiren… Bu ikircikli durumu Ömer Burak başarılı bir şekilde seyirciye yansıtıyor. Yönetmenin bu bağlamda karaktere müdahaleleri de başarılı olmuş. Her iki eleştiri durumu da Erkek karakterine yakışır şekilde aynı psikolojik düzeyde işlenmiş. Halkı, ekonomiyi ve karşılaştığı durumları sorgulayan kendini de sorguluyor.


Metin ve oyunla ilgili değişik okuma yöntemleri kullanılabilir. Pek çok kapıya çıkan bir oyun olmuş Ikinci Dereceden Işsizlik Yanığı. Izlenmesi de eleştirilmesi de gereken bir oyun…


0 görüntüleme