Salih Kalyon: "Sanatta torpil olmaz"

En son güncellendiği tarih: 18 Ara 2019


Sanatın içinde yarım asrı devirmiş bir usta Salih Kalyon. Tek kişilik gösterisi “Memleket Saat Ayarı”nı izlemeden önce röportaj için buluşuyoruz oyun yerinde. Onu görünce aklıma unutamadığım Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü? oyunundaki baba karakteri geliyor ve “İğde işinde gerçekten çok para var mıdır” deyince başlıyoruz gülmeye. Öyle güzel ve kıymetli yaşanmışlığı var ki, bıraksalar günlerce sıkılmadan dinleriz. Ankara Sanat Tiyatrosundan Almanya yolculuğuna, Anadoluyu karış karış turnelerle gezerken yaşadıklarına geçmişten günümüze tiyatro yolculuğunun içinde keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Usta oyuncu, yazar ve yönetmen Salih Kalyon’a sanat dolu ömrünüzde alkışınız hiç susmasın diyor ve söyleşimizle sizleri baş başa bırakıyoruz.


Tek kişilik gösterinizden bahsedelim evvela. Nasıl oluyor Memleket Saat Ayarı?


Evet, memleketin saat ayarı ne demek. Benim çocukluğumda Celal Şahin vardı. Şahin sahnede bütün toplumsal olayları ve şu an günümüzde kamu spotu dediğimiz toplumu uyarıcı, aydınlatıcı bilgileri mizahi yolla anlatırdı. Memleket saat ayarı da çocukluğumda her saat başı radyodan gonk vurulurdu dikkat memleket saat ayarını veriyoruz! Bir dakika var yarım dakika var. “Ula Haso tokmakı getir, tokmakı ne yapacaksın’ ula memleket saat ayarı vereceğiz bilmiyorsun! Tokmak nerde? Konsolun üstünde yoktur, çekmeceye bak, sağına bak, soluna bak, bırak bırak Allah belanı vere zaman geçti muhterem dinleyiciler bizim Haso tokmağı bulamadı, yarın Allah nasip ederse dokuz tokmak birden vuracağız” diyerek memleket saat ayarlarını verirdi. Bizimde toplumumuzun Osmanlı Imparatorluğu’nun son dönemlerinden biri sürekli batıya doğru bir hamlesi var batıya doğru gidiyoruz ama her nedense doğuya çekiliyor gemi. Bu saat ayarları ile sürekli oynanıyor bende oyunumda bunu anlatmaya çalışıyorum. Kendimden, annemin, babamın çocukluğundan yola çıkarak nereden geldik, niye böyle oluyor bunları irdeliyorum. Onlar Osmanlı döneminde doğdular

ben Cumhuriyet çocuğuyum neler olmuş, neler bitmiş bu serüvenle yola çıktık.




Yetmişli yıllar, Ankara Sanat Tiyatrosu sonrasında çocuk tiyatrosu yapmaya başladığınız dönem. Bir amaç uğruna çocuk tiyatrosu için kolları sıvıyorsunuz, nasıl başladınız?


Ankara Sanat Tiyatrosu’nda yetmişli yıllar sağ ve sol olayların çok olduğu bir dönem. Biz de politik, toplumcu bir tiyatroyduk, hep toplumcu oyunlar oynuyorduk. Üniversiteli gençler salonumuza gelip oyun seyretmeye başladığında kendi fraksiyonlarına uygun sloganlar bulunca hemen slogan atmaya başlıyorlar, heyecanlanıyorlardı. Bir kakafoni oluyordu böylece. Bu gençlere tiyatro nasıl seyredilir bunu öğretelim büyüdüklerinde hangi dünya görüşünü istiyorlarsa yapsınlar, bulsunlar, mücadelelerini versinler ama burası bir tiyatro salonu, insanların tiyatro seyretme imkanlarını zorlamasınlar yok etmesinler diye çocuk tiyatrosuna eğildik. Bizde yeni değildi Muhsin Ertuğrul batı anlamında Türk tiyatrosunu kurarken çocuk tiyatrosunun da önemini biliyormuş, özellikle Sovyet Rusya da (SSCB) çocuk tiyatrosuna çok önem verilmiş. Maaşları yetişkin tiyatrosunun iki misliymiş. Bütün çalışan oyuncular, öğretmenler ve yöneticiler özellikle çocuk yuvalarından Sovyetler Birliğinde orta derecede tıp tahsil etmek zorundalarmış. Ülkemizde de çocuklara tiyatro dersi diye Kemal Küçük adlı yazarımıza böyle bir oyun yazdırmış “Çocuklara Tiyatro Dersi”.


“81 MAYIS’INDA BERLIN’DE ON DÖRT ÜLKEDEN TIYATRONUN KATILIMI ILE BIR FESTIVAL DÜZENLEDILER. TÜRKIYE’DEN DE BIZ GELDIK. VE KÜLTÜR SENATÖRÜ BIZI TANITTI. SEYIRCIYE TANITIRKEN ORADA BIR ALMAN BANA LAF ATIYOR ‘GELDİĞİNİZ YERE GİDİN’.”


Tiyatro kültürünün, izleme adabının temelinin atılacağı yer çocuk tiyatrosu... Siz de oyunlar yazıp yönettiniz, kaç yıl sürdü?


22 yıl çocuk tiyatrosu sürdürdüm. Ilk başladığımız vakit Şehir ve Devlet tiyatrosunun bütün repertuarlarını karıştırdım. Baktım çocuk tiyatrosu hep masallardan yola çıkarak yapılmış. Bende böyle çocuk tiyatrosu yapılır düşüncesi ile o dönem çok yaygın olan Iranlı yazar Samed Behrengi Azeri öğretmen onun Bir Şeftali Bin Şeftali hikayesini okudum çok hoşuma gitti. Fakat içinde çocuklardan biri ölüyordu. Benim gönlüm elvermedi çocuklara moral bozucu şey anlatmayayım, umut vereyim diye o çocuğu öldürmedim. Yılan sokuyordu sokmadı. İkisi de dayanışma içerisinde şeftalileri yetiştirdiler ve bütün köyün çocuklarına yetecek hale getirdiler. Oyunu sahneye koyduk. Güzel anılarımız var. Dekoratörümüz bir ağaç koydu sahneye, üzerinde yapma şeftaliler ama o kadar hakiki böyle uzaktan bile ısırabilecek görüntüde. Ana okulu öğrencisi ışıklar yanıyor perde açılınca “anne şeftalileri ağaca asmışlar” Ankara da apartman çocuğu şeftali ağacı görmemiş ki manavda görmüş, tabakta görmüş ve biz bi kere daha doğru bir iş yaptığımızı gördük.


Çocuk tiyatrosu şimdilerde çok önemsenmiyor maalesef, gösterdiğiniz hassasiyet aslında olması gereken...


Tabi, bizim tarzımız şöyleydi. Çocukları kapıda bekleyip kendimizi tanıtıp, işte senin adı ne, benim adımda Salih, hoş geldin diyerek içeri alıyorduk. Annesinin yanından elinden alıyor gel tiyatromuzu beraber gezelim deyip onunla bir arkadaşlık dostluk kuruyoruz. Muhsin Bey’in öğrettiği şekliyle bunu devam ettiriyoruz. Burası kulis, burada soyunup giyiniyoruz ben şimdi bu kıyafetleyim ama biraz sonra ben şeftali ağacını oynayacağım. Böyle olunca çocuklar oyuncu, aktör ve seyirci örtüsünü kaldırıyoruz. Oyun başladığı zamanda ismimle hitap edip bana sahnede karşılaşacağım olayları önceden haber veriyor. Oyun oynuyoruz çünkü birlikte, böylece birçok oyunlarımızı buna göre yazdık.


Anadolu’ya yaptığınız turnelerde hiç tiyatro izlememiş çocukların tepkileri, beğenileri nasıldı?


Kiğı Elazığ’da şimdi Elazığ diyoruz Bingöl’e bağlıymış o dönem. Bingöl’e gittik. Vali dedi ki, “bizim Kiğı diye kasabamız var birçok tiyatro sapa kalıyor diye gitmiyor”. “Yeter ki isteyin biz her yere ulaşmak istiyoruz” dedik. “Doksan kilometre uzakta” dedi “iyi” dedim. Sabah burada öğleden sonra orda oynarız deyince ‘tabi tabi oynarsınız’ dediler. Vali yanındakilere baktı gülüştüler. Ben bir şey anlamadım. 90 km nedir ki dedik hadi iki saatte gideriz. Bir yola çıktık ki, Allah Allah dereler aşıyoruz, nehirler geçiyoruz. Hava karardı. Tavşanlar kaçışıyor önümüzde böylece Kiğı’ya geldik. Öğretmen okulu var beş yüz yataklı, yemekhanede sıraları birleştirmişler. Sahne yapmışlar. Sahnesi yok. Ve çocuklar köyün çıkışında bekliyorlar bacaklarımıza sarılıyorlar. Gittik o gece orada kalıp oradan Elazığ’a geçeceğiz turne devam ediyor. Oyunumuzu oynadık ama bırakmak istemediler. Ve biz oradan geç vakitte olsa ayrıldık. Elazığ’dan Tunceli’ye geldik. Tunceli’de o dönem paşa var vali olarak görev yapıyor. 12 eylül döneminden bahsediyorum. Devlet tiyatroları oralara turne yapıyormuş ama çocuk oyunları yok gelen. O yüzden Vali bize “Her ay buraya bir oyun getireceksiniz, biz bu çocukları Kürt kürt diye bir yere sıkıştırmışız, Istanbul’da Ankara’da öyle nimetler varsa hepsini buraya bu insanlara getirmek zorundayız.” dedi. Halkla bütünleşmiş bir valiydi. Böyle valilerden on tane olsaydı ülkenin şekli değişecekti.


80’li yıllarda çocuk tiyatro oyunlarınızla Almanya’ya gitmişsiniz, orada nasıldı

tepkiler?


81 yılında Berlin Kültür Senatörlüğü bizim Ankara’da çalışmalarımızı görmüş ve Ankara Alman Kültür Merkezi bize bir davet yaptı. Metin Ant kürsü başkanı o zamanlar ve dediler ki günümüzde Almanya’da ve Türkiye’de çocuk tiyatrosu konulu bir sempozyum düzenleniyor. Türkiye’den de araştırdık siz karşılarına oturur musunuz? Memnuniyetle dedim. O zaman Berlin’in Grips Tiyatrosu oyun seçtik beğendik. Masallar çocuklara akşam yatarken okunur, hayal kurarlar ve rüyalarında görürler. Çocuk tiyatrosu başka bir şey ve gerçeklikleri anlatmak zorundayız. Çocuk yaşadığı ortamdan sorunları anlatırsak hem çocuğa faydası olur büyürken hem de sağlıklı yetişir. Bize oyunlarını videodan gösterdiler içlerinden bir oyun beğendim ‘Amaan amaan ‘ diye tam karşılığı. 81 Mayıs’ında Berlin’de on dört ülkeden tiyatronun katılımı ile bir festival düzenlediler. Türkiye’den de biz geldik. Ve kültür senatörü bizi tanıttı. Seyirciye tanıtırken orada bir Alman bana laf atıyor ‘geldiniz yere gidin’. Tercüme ediyorlar ben Almanca bilmiyorum. Ben de neden geldiğimizi anlatıyorum. Alman oradan bana tekrar diyor; “ne işiniz var geldiğiniz yere geri gidin!” Anlatıyorum, anlatıyorum en sonunda bir Türk öğretmen geldi dedi ki: “Yanlış tercüme ediyorlar sana. Bu Alman diyor ki, ‘siz farkında mısınız on bin yıllık bir kültür mirası üzerinde yaşıyorsunuz. Sizin topraklarınızda yüz elliden fazla antik tiyatro var. Sizin ülkenizde on bin yıl öncesinde tiyatro var. Nerede Türk tiyatrosu? Buraya bir Alman oyunu ile gelmişsiniz.” Güzel değil mi! Soru işte buyur. Bizim Türk tiyatromuz. Peki niye o zaman madem on bin yıldır bu topraklarda yaşıyoruz neden etkilenmiyoruz. Neden etkileniyoruz!


“BİZİM TİYATROMUZ DÜNYA SAHNELERİNDE DEĞİL MAALESEF. ÇÜNKÜ REPERTUVARLARIMIZA BAKTIĞIMIZDA HEP YABANCI METİNLER. YAZAR SIKINTIMIZ VAR.”


Bildiğimiz bir şey aslında köklü bir tarihin içinde yaşıyoruz ama bunu eserlerimizle dünyaya yeterince aktaramıyoruz. Almanın söylediği bu anlamda

manidar...


Bizim tiyatromuz dünya sahnelerinde değil maalesef. Çünkü repertuvarlarımıza baktığımızda hep yabancı metinler. Yazar sıkıntımız var. Bizim Cahit Atalarımız, Orhan Kemallerimiz vardı. Yerli yazar yetişebilmesi için Şehir ve Devlet tiyatrolarının araştırma, inceleme ve raporlama için laboratuvarların olması gerekir. Ödenekli tiyatroların görevleri orada bir bölüm kuracak, amatör yazarların oyunlarını sahneye

koyacaklar.


Edebi kurullar var ama sanırım yeterli olmuyor?


Takım tutar gibi o kurullar bizim çocukların geçer, öbürü geçmez. Sanatta torpil

olmaz. Amatör bir yazarsınız ama profesyonel ekipler oyununuzu sahneye koyacak. Bakacaksınız ben nerede yanlış yaptım eksik yaptım öyle eleştirecek yönetmen sizi. Böyle laboratuvarların olmazsa yazarın da olmaz. Kadavra olmazsa plastik bebekler üzerinden hasta incelenmez.


“BİR GÜN DEMET AKBAĞ TELEFON ETTİ: “SALİH ABİ BİZ BURADA PROVA YAPIYORUZ. YILMAZ’IN YAZDIĞI ÇOK GÜZEL BİR OYUN VAR. ONU OYNAYACAĞIZ BURADA BİR BABAYA İHTİYACIMIZ VAR SEN DE TİYATRO YAPMIYORMUŞSUN, YAPAR MISIN GELİR MİSİN?” DİYE SORDU.”



96 senesinde ara veriyorsunuz sağlık sorunları sebebiyle tiyatroya, 99’da “Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?” oyunuyla muhteşem bir dönüş yapıyorsunuz, harika bir ekiple...


Bir gün Demet Akbağ telefon etti: “Salih Abi biz burada prova yapıyoruz Yılmaz’ın yazdığı çok güzel bir oyun var. Onu oynayacağız burada bir babaya ihtiyacımız var sende tiyatro yapmıyormuşsun, yapar mısın gelir misin?” diye sordu. Bende o günlerde BKM yakınlarında kızıma matematik dersi aldırıyorum, onu getirirken uğrarım provayı izlerim dedim. Yılmaz okudu benim bölümümü çok hoşuma gitti. Harika bir metin. Öyle başladım, o nekahet dönemi beyin ameliyatından sonra (zaman zaman böyle şeyler oluyordu) sahnede birden trak geldi. O gün bir firma tiyatroyu kapatmış, oyun başladı. Önden iki kişi konuşuyor. Ondan üç gün öncede Kartal’da bir öğrenci sınıfa girip öğretmenini mi ne birisini vurmuştu. Kafama o olay takılıydı. Oyunda Moskova radyosu ile başlıyor, Rusça konuşmalar ben de sosyal demokratım kardeşim solcu. O anda öndekilerden birinden çekip vuracaksın gibi bir laf duyuyorum ben, dedi mi demedi mi emin olamadım tabi. Ama birden lafı unuttum. Halbuki çık gidelim mi diyor ne diyor? Allahtan bütün salon uğultu halinde kimsenin sahneyi seyrettiği yok. Serhat Özcan kardeşim uyandı, trak girdiğini anladı, “Salih Abi iğde işinde iyi para var” deyince iğdeyi hatırlattı. (gülüşmeler)


Yılmaz Erdoğan ile çalışmak nasıldı?


Çok güzeldi, Yılmaz Erdoğan gerçekten çok zeki, iyi bir yazar, iyi bir tiyatrocu kardeşimiz. Güzel mutlu günler geçirdim orada. Filmlerde de beraber oynadık, çalıştık. Benim dişsiz meşhurluğumu Yılmaz’a borçluyum. Vizontele Tuba ve öncesinde bir akşam oyundan çıktık müdüriyette oturuyoruz. Yılmaz baktı baktı “Salih Abi senin dişler takma değil mi?” dedi. “Belli oluyor mu ben belli olmuyor zannediyordum” dedim “bi çıkarsana Allah aşkına” dedi. Çıkardım. “Ya dişsiz adam karşımızda oturuyor, biz de dişsiz adam arıyoruz” öyle

Yılmaz’dan çıktı. Sonra Eyvah Eyvah’larda oynadım, birçok yerde dişsiz rollerim meşhurdur yani.


Böyle tek kişilik gösterinin kıymeti yeri ayrıdır ama tam bir kadro ile sahne almayı özlediniz mi?


Şüphesiz, tek kişi monolog yapıyorum anlatıyorum ama kalabalık kadronun yeri ayrı. Tiyatro o zaten...




Sizin için ayrı yeri olan ustalarınız, çok sevdiğiniz oyuncu arkadaşlarınızı analım biraz da...

Unutamadığım, hala oyunumda da anlattığım Ali Özoğuz. Kazım Ağa, Sultan Gelin’de benim babam rolünü oynayan Emirganlı, Robert Kolej’li Istanbul beyefendisi insan. Bana yol gösteren, rehberim olan bana çok şey katmış olan hocamdır. Ayberk Çölok abimi de hiç unutamam. Galatasaraylıdır. Benim büyük şansım bütün tiyatro hocalarımın büyük çoğunluğu Galatasaray Lisesi mezunu olması ve beni de uzun yıllar Galatasaraylı zannettiler.


Savaş Dinçel ile de çok güzel bir muhabbetiniz var.

Savaş Dinçel, benim Ankara Sanat’ta ilk tanıdığım arkadaşım. Tiyatro camiasından ilk tanıdığım Yaman Tüzcet. Uzun zaman palyaçoluk yaptı, sirklerde çalıştı tiyatro camiasından uzaklaştı. Onu pek uzak tutular ama asıl tiyatroda Müjdat Gezen ve Savaş Dinçel, Yaman Tüzcet üç saç ayağıydı. Yaman Tüzcet’i Münir Özkul tiyatrosuyla 62 yılında tanıdım. Adapazarı’na turneye gelmişlerdi. Bizde amatör halk evinde tiyatro yapıyorduk.


Türk toplumunun nasıl bir mizah anlayışı var? Gittikçe de düşen bir profil var komedi anlamında. Geçmişten günümüze kalite üzerinden bahsedersek, neleri kaybettik süreç içerisinde?


Bakın mizah toplumdaki gerçeklerin çarpıtılması ile ortaya çıkar. 1916 yılında bizim topraklarımızda Molla Nasrettin diye bir dergi çıkmış. Kapağında yaşlı doksan yaşında bir adam kucağında bir kız çocuğu arka planda da bir genç aynı yaşta sakallı amcanın kucağındaki kız çocuğunun yaşındaki bir kız çocuğu okula gidiyor altında diyor ki ‘batı toplumlarda Hristiyanlar kız çocuklarını okula gönderirler, bizim toplumuzda aynı yaştaki kız çocukları aynı yaşta kocaya verirler’ diyor. Şimdi bakın 1916’da bu eleştiri yapılabiliyor bu topraklarda ama günümüzde böyle rahat eleştiri yapabilir miyiz? Siyasi iktidar buna müsaade eder mi? Ne kadar eder? Yani özgürlükler ortamında sanat yeşerir. Ben sizinle konuşurken bile cümleleri seçerek konuşuyorum seçerek konuşmak durumundayım, rahat değilim karşınızda. Acaba iktidarla, mevcut sistemle ilgili bir patavatsızlık yapar mıyım? Oto sansür var. Bunları düşünerek oynuyorum her an bir şey olabilir. Bir yorumdan bir şey çıkarılabilir. Mizah, biz Nasrettin Hocaların torunuyuz. Bu toprakta konuşurken derler tam Aziz Nesin’lik hikaye. Ama gel de yap. Insanları rahat bırakmak gerekir. Rahat ortamlarda olur mizah. Yüz elli yıl öncesi bir orta oyununda kavuklu sahneye giriyor: ‘Bir alem oldu memleket bir alem oldu efendim dangul dungul bir kelam, ne küçüğü tanıyorlar, ne büyüğü vesselam’ diye... Memleket bir alem oldu diyor, şikayet ediyor. Bizde oluyor dönem dönem, belki uzun sürüyor ama ben umutluyum...

Sizin zamanınızdaki ustaların, sizinle beraber sahne alan arkadaşlarınızın mizah kalitesi ile günümüzü değerlendirirsek nasıl farklar görüyorsunuz?


Kesinlikle çok fark var. Günümüz şartları değişiyor, televizyon çıktı. Tüfek icat oldu

mertlik bozuldu gibi. Tiyatro altın çağını yaşamıştı. Bende altın çağına yetiştim Türk

tiyatrosunun. O dönemler Muammer Karaca vardı. Politik tiyatrosunun babası. Şimdi

mesela Muammer Karaca’nın yaptığı oyunu düşünüyorum. 60’ların başında Lahmacun Cumhuriyeti diye bir oyun. Oyunun adına bakın! Ve orada bir Arap Prensi: “Yahu diyor bana memleketini satıyor diyorlar hiç ben memleketimi satar mıyım? Uygun fiyat bulmadan” . Sonra Cibali Karakolu. Levent Kırca, Ferhan Şensoy’un yaptıkları. O dönem Menderes, Muammer Karaca’nın hastasıydı, oyunlarını kaçırmazdı o da “Ednan Bey duymasın” diye oyunlar oynardı. Demirel’e söylerim diye oynardı. Özal da kendi karikatürünü yapmadıkları

zaman üzülürdü. Karikatürcülere telefon açardı “yine beni çizmediniz, çaptan düşürdünüz” derdi.




“UNUTAMADIĞIM, HALA OYUNUMDA DA ANLATTIĞIM ALİ ÖZOĞUZ. KAZIM AĞA, SULTAN GELİN’DE BENİM BABAM ROLÜNÜ OYNAYAN EMİRGANLI, ROBERT KOLEJ’Lİ İSTANBUL BEYEFENDİSİ İNSAN. BANA YOL GÖSTEREN,

REHBERİM OLAN BANA ÇOK ŞEY KATMIŞ OLAN HOCAMDIR.”

Peki televizyondaki Güldür Güldür, Çok Güzel Hareketler gibi programları nasıl

değerlendiriyorsunuz?


Eskiden de televizyonda tiyatro vardı. Tuncay Yönder bunu başlatan arkadaşımda şuan huzur evinde. Ömrü uzun olsun Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan önemli bir abimdir. TRT’de başlatmıştı. Televizyonda tiyatro diye bir bölüm vardı. Herkesin tiyatroya gitme imkanı yok ama televizyonda yayınlandığı zaman bütün ülke seyredebiliyor. Gelirlerdi sahneden oyun artık repertuardan kalkacak, o oyunu çekerler ve televizyonda yayınlarlardı. Televizyonda yapılan işleri bu manada iyi görüyorum. Her şey zamanla yerine oturacak. Oturmak zorunda, Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok! Bu ülke hepimizin, hepimiz bu gemideyiz, tekrar rotayı düzeltmemiz gerekiyor, saat ayarlarına dönmemiz gerekiyor. Ayarlarımızı aynı yerde kurup her saat başı kontrol etmemiz gerek.


#salihkalyon #salih #kalyon #dergi #kulistiyatro #kulis #röportaj #oyuncu #sanatçı #kulistiyatrodergisi

0 görüntüleme